Yargıtay · Ceza Genel Kurulu

Sözlüsü ile araç içerisinde sohbet ettiği sırada yanlarından geçen 3-4 kişinin durup aralarında konuşarak kısa bir süre kendilerine doğru bakmalarının sanık açısından

Ceza HukukuE. 2017/704K. 2017/6414.02.2017Bozma

Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararları 2015-2020 (1. Cilt)

Eklendi: 4 Ağustos 2026Son kontrol: 4 Ağustos 2026
01

Kararın özeti

Sözlüsü ile araç içerisinde sohbet ettiği sırada yanlarından geçen 3-4 kişinin durup aralarında konuşarak kısa bir süre kendilerine doğru bakmalarının sanık açısından bir haksız tahrik nedeni oluşturmaması ve atılı suçun haksız bir fiil bulunmadığının bilinciyle işlenmesi karşısında; sanığın haksız tahrikin varlığı konusunda kaçınılmaz bir hataya düştüğünden bahsedilemeyeceği gibi hata hükmünden de faydalanamayacağı kabul edilmelidir.

02

Derlemedeki karar metni

Aşağıdaki metin, derlemede yer aldığı biçimiyle aktarılmıştır.

Görüntüleme ayarlarıStandart okuma alanı

KARAR METNİ

Derlemedeki karar metni

ÖZET: Sözlüsü ile araç içerisinde sohbet ettiği sırada yanlarından geçen 3-4 kişinin durup aralarında konuşarak kısa bir süre kendilerine doğru bakmalarının sanık açısından bir haksız tahrik nedeni oluşturmaması ve atılı suçun haksız bir fiil bulunmadığının bilinciyle işlenmesi karşısında; sanığın haksız tahrikin varlığı konusunda kaçınılmaz bir hataya düştüğünden bahsedilemeyeceği gibi hata hükmünden de faydalanamayacağı kabul edilmelidir.

Sanık N. hakkında mağdur A.K.’ye yönelik kasten öldürme suçuna teşebbüsten, sanık B. hakkında mağdurlar M.D., B.K.G. ve B.G.’ye yönelik kasten yaralama suçuna teşebbüsten kurulan mahkûmiyet hükümleri Özel Dairece düzeltilerek onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme sanık N. hakkında kasten öldürme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma koşullarının oluşup oluşmadığının, bu bağlamda olayda kaçınılmaz hata halinin bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 30.11.2005 tarihli yakalama tutanağında; inceleme dışı sanık B. ile yapılan mülakatta B.’nin, sanık N.’nin kendilerine olay günü sözlüsü ile parkın yanında araç içerisinde oturdukları sırada 3-4 kişinin gelerek laf attıklarını söylediğini, bunun üzerine saat 20.30 sıralarında sanık N., maktul S. ve tanık M. ile birlikte kavga etmek için sanık N.’nin kullandığı araçla söz konusu yere gittiklerini, sanık N.’de bıçak, kendisinde ise döner bıçağı olduğunu, araçtan inip parka vardıklarında şahıslar ile karşılaşıp kavga etmeye başladıklarını, kendisinin döner bıçağı ile iki kişiyi kovaladığını, bu esnada arkasında bir çığlık duyup geriye döndüğünde maktulün göğsünün alt kısmından bıçak darbesi ile yaralanmış olduğunu ve sanık N. ile tanık M.’nin maktulün başında olduklarını, sanık N.’nin tanık M.’ya hitaben “Benim arkamdan üzerime atlayınca S.’yi da diğer gruptan zannederek yanlışlıkla bıçakladım, tutun yardım edin S.’yi otoya koyup hastaneye götürelim.” dediğini, birlikte maktulü hastaneye götürdüklerini, hastaneye giderken yolda sanık N.’nin kendisine “Olay esnasında karşı gruptan bir şahsı daha yaraladım galiba!” dediğini söylediği şeklinde açıklamalara yer verildiği, 30.11.2005 tarihli ölü muayene ve otopsi tutanağında; maktulün 29.11.2005 günü saat 21.00 sıralarında kesici delici alet yaralanması nedeniyle getirildiği İ.O. Eğitim Araştırma Hastanesinde ameliyat sırasında öldüğü belirtilerek, haricen yüzün sağ tarafında, sağ elde muhtelif küçük yüzeyel sıyrıklar, üst dudak sağda hematom ve laserasyon bulunduğu ayrıca batın sağ üst kadranda 2 cm’lik kesici delici alet yarası ile batında laparatomi kesisi olduğu bildirilerek, kesin ölüm sebebinin tespiti için klasik otopsi yapılmasının uygun olduğu yönünde görüş bildirildiği, Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesince düzenlenen otopsi raporunda; yüz kısmında muhtelif ekimozlar ile batında ksifoidin 10 cm altında orta hattın 1,5 cm sağ yanında 2 cm’lik bir açısı dar, bir açısı geniş ve 0,5 cm’lik kuyruğu bulunan kenarları düzgün kesici delici alet yarası tespit edildiği, karaciğer sağ lob ön yüzde 1,5 cm’lik etrafı düzenli kesici delici alet yarası geçişine bağlı laserasyon görüldüğü

Yukarıdaki kararlarda haksız tahrike ilişkin hukuki açıklamalar bulunduğundan, tekrardan kaçınmak adına bu kararın yalnızca özetine yer verilmiştir.

belirtilerek, kanında alkol, kanında ve idrarında uyutucu, uyuşturucu maddeler bulunmayan, vücudunda bir adet kesici delici alet yarası bulunan maktuldeki kesici delici alet yaralanmasının müstakilen öldürücü nitelikte olduğunun ve kişinin ölümünün kesici delici alet yaralanmasına bağlı iç organ ve büyük damar yaralanmasından gelişen iç kanama sonucu meydana geldiğinin bildirildiği, Mağdur A.K. hakkında E. Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 12.12.2005 tarihli rapora göre; sağ hemitoraks posterior superiorda 2 adet 0.5x0.5 cm’lik kesici delici alet yarası tespit edildiği, pnömotoraksa neden olan yaralanmasının kişinin yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olduğu, Anlaşılmaktadır. Katılan S.D. savcılıkta; maktulün annesi olduğunu, olaya ilişkin görgüye dayalı bilgisinin olmadığını, 31.03.2006 havale tarihli dilekçesinde; inceleme dışı sanık B.’nin kendilerine olayın başında ifadeyi doğru verdiğini yani oğlunu N.’ın öldürdüğünü, ancak baskılardan dolayı ifadesini değiştirmek zorunda kaldığını söylediğini, Tanık N.K. kollukta; sanık N. ile 3-4 aydır sözlü olduklarını, olay günü sanığın kendisini araçla iş yerinden aldığını, P.L.’ye doğru gittiklerini, buradaki parkın kenarında durup otomobil içerisinde sohbet etmeye başladıklarını, bu sırada 3-4 kişinin yanlarından geçerken durup, aralarında konuşarak kısa bir süre kendilerine doğru baktıklarını ve oradan ayrılıp biraz aşağıdan parka girdiklerini, oradan ayrılırken de şahısların kendilerine doğru baktığını, daha sonra sanığın kendisini evine bırakıp gittiğini, Mahkemede; sanık N. ile olay tarihinde araba içerisinde oturdukları sırada birkaç kişinin sözlü olarak kendilerini rahatsız ettiklerini, sanıktan kendisini eve bırakmasını istediğini, sanık N.’nin da araba ile kendisini eve bıraktığını, huzurda bulunan şikâyetçiler B., M., B.K. ve A.’nın kendilerini rahatsız eden kişiler olmadığını, İnceleme dışı mağdur A.K. aşamalarda; olay günü saat 20.30 sıralarında parkta arkadaşları M., B. ve K.G. ile oturup konuştukları sırada yanlarına 4-5 kişinin geldiğini, bu kişilerden sadece daha sonra yüzleştirildiği sanık B.’ı hatırladığını, diğerlerinin yüzünün atkı ile kapalı olduğunu, sanık B.’nin H. isminde birini tanıyıp tanımadıklarını sorduğunu, M.’nin tanımadığını söylemesi üzerine sanık B.’nin döner bıçağıyla arkadaşlarına saldırıp onları kovalamaya başladığını, kendisinin olay yerinde karşı gruptan birisiyle baş başa kalıp bu kişiyle kavga etmeye başladığını, kendisini yaralayan kişiyi yüzünün atkı ile kapalı olması nedeniyle tanıyamayacağını, İnceleme dışı mağdurlar B.G. ve B.K.G.; mağdur A. ile aynı doğrultuda anlatımda bulunarak, sanık B. haricindekilerin yüzlerinin kapalı olduğunu, maktulü ve sanık N.’yi görmediklerini, sanık B.’nin döner bıçağı çıkarması üzerine birlikte olay yerinden kaçtıklarını, İnceleme dışı mağdur M.D.; mağdur A. ile benzer beyanda bulunarak, sanık B.’nin kendisine döner bıçağı sallaması üzerine olay yerinden kaçtığını, sanık N.’yi hatırlamadığını, Tanık M.A. aşamalarda; olay günü maktul ile yürürken sanık N. ile karşılaştıklarını, sanığın kendisine moralinin bozuk olduğunu, nişanlısı ile olduğu sırada 2-3 kişinin ellerinde bira şişesi ile kendilerine bakarak geçtiklerini, bu bakışlardan rahatsız olduğunu söylediğini, bunun üzerine diğer sanık B.’ye haber verip birlikte olay yerine gittiklerini, parka varmadan sanık N.’nin aracı durdurduğunu, maktul ve sanık B.’nin araçtan inerek parka doğru gittiklerini, kendisinin sanık N.’ye aracı park etmesinde yardımcı olduğunu, daha sonra sanık N. ile birlikte parka gittikleri sırada sanık B.’nin iki kişiyi döner bıçağıyla kovaladığını, maktul S.’nin ise yan tarafta üç kişiyle kavga ettiğini, sanık N. ile birlikte maktulün yanına doğru koştuklarını, bu sırada maktulün biriyle boğuştuğunu ancak karanlık olması nedeniyle net olarak göremediğini, sanık N. ile birlikte parka vardıklarında sanık B.’nin de yanlarına geldiğini, birlikte arabaya doğru yürüdükleri sırada maktulün yaralandığını anladıklarını, hep birlikte maktulü sanık N.’nin kullandığı araç ile hastaneye götürdüklerini, kendisinde ve sanık N.’de bıçak olmadığını, maktule kendisini kimin bıçakladığını sorduğunda maktulün kendisini bıçaklayan kişiyi bilmediğini ve karanlıkta görmediğini söylediğini, Beyan etmişlerdir. İnceleme dışı sanık B. 29.11.2005 tarihinde kollukta müdafii huzurunda; olay günü evine gelen tanık M.’nin, sanık N. ile maktul S.’nin dışarıda kendisini beklediklerini söylemesi üzerine evden çıktığını, sanık N.’nin kendisine parkta kız arkadaşı ile oturduğu sırada üç-dört kişinin yanlarına gelip kendilerini rahatsız ettiğini, bu kişilerin parkta olduğunu söylediğini, bu kişilerle kavga etmek için parka gittiklerini, sanık N.’de bıçak olduğunu, maktulde de döner bıçağı olduğunu ancak maktuldeki döner bıçağını kendisinin aldığını, M.’nin elinde ise bir şey olmadığını, parka vardıklarında sanık N.’nin biraz ileride bulunan dört kişiyi

kendisini ve kız arkadaşını rahatsız eden kişiler olarak göstermesi üzerine şahısların yanlarına gittiklerini, kendisinin kavga çıkarmak amacıyla bu kişilere “Ocaktaki H. burada mı?” diye sorduğunu, şahısların H.’yi tanımadıklarını söylemesi üzerine belindeki döner bıçağını çıkardığını, bu sırada şahısların kaçmaya başladıklarını, şahısları korkutmak amacıyla «Burada kan akacak!” diye bağırdığını ve kaçan iki kişinin peşinden koştuğunu, bir süre sonra şahısları kovalamayı bırakıp parka geri döndüğü sırada ölen S.’nin “N. ne yaptın, beni vurdun!” diye bağırdığını duyduğunu, yanlarına vardığında sanık N.’nin kendisine, karanlıkta arkasına birinin çarptığını, onu diğer şahıslardan zannettiğini ve elindeki bıçağı şahsa doğru salladığını, acı ile bağırmasından sonra bu şahsın S. olduğunu anladığını, S.’yi hatayla yaraladığını söylediğini, S.’nin göğsünün ortasında ufak bir bıçak yarası gördüğünü ve biraz yürüdükten sonra S.’nin “Yardım edin!” diyerek düştüğünü, sanığın kullandığı araba ile maktulü E. Devlet Hastanesine götürdüklerini, daha sonra da maktulü ambulansla O. Devlet Hastanesine sevk ettiklerini, kendilerinin otomobil ile peşlerinden giderken sanık N.’ye “Düşmanın da olsa belden niye yukarı vurdun?” diye sorması üzerine sanık N.’nin “B. çok sinirliydim, kendime hâkim olamadım!” dediğini, 30.11.2005 tarihinde savcılıkta müdafii huzurunda; kolluktaki ifadesinin doğru olduğunu belirterek kolluk ifadesinden farklı olarak, kendisinin dört kişilik gruptan iki kişiyi kovaladığı sırada diğer iki kişiden birinin sanık N., maktul S. ve tanık M. arasında kaldığını, kendisinin döner bıçağı ile iki kişiyi yaklaşık 100 metre kadar kovaladıktan sonra geri döndüğü sırada S.’ın bağırıp feryat ettiğini duyduğunu, yaklaşınca maktulün “Ah yandım N. ne yaptın?” diye bağırdığını, Sulh ceza mahkemesindeki sorgusunda; savcılıkta verdiği 30.11.2005 tarihli ifadesinin doğru olduğunu, o ifadesini tekrar ettiğini, 12.12.2005 tarihinde savcılıkta; daha önce kollukta ve savcılıkta verdiği ifadelerini düzelteceğini, olay günü kavgadan sonra maktulü hastaneye götürürken sanık N.’nin pişmanlığını yanlış anladığını, N.’nin pişmanlığını söylerken olaylara sebep olarak kendisini gördüğünü anlatmaya çalıştığını, yoksa ilk ifadesinde belirttiği gibi maktulü ve mağdur A.’yı kendisinin vurduğunu söylemek istemediğini düşündüğünü, 12.12.2005 tarihli yüzleştirme işleminde; sanık N.’nin elinde bıçak görmediğini, 02.05.2006 tarihli oturumda; kendisinin iki kişiyi bir süre kovalayıp geri döndüğünde maktulü yerde gördüğünü, arabaya koyduklarında maktulün yaralı olduğunu anladığını, maktulün elinde bıçak gördüğünü, sanık N. ve tanık M.’nin elinde bir şey görmediğini belirttiği, kolluktaki, savcılıktaki ve sorgudaki ifadelerinin okunması üzerine, kolluktaki beyanını okumadan imzaladığını, doğru olmadığını, savcılıkta arkadaşının öldüğü olaya sanık N.’nin sebebiyet verdiğini düşündüğü için, sorguda ise, sanık N.’ye olan kızgınlığından dolayı o şekilde ifade verdiğini, şimdiki ifadesinin doğru olduğunu, Sanık N. savcılıkta; diğer sanık B., maktul S. ve tanık M.’nin arkadaşları olduğunu, olay günü saat 20.00 sıralarında nişanlısı olan tanık N.’yi patronuna ait araç ile aldığını, arabayı park edip nişanlısıyla sohbet ederken karşıdan üç kişilik bir grubun geldiğini ve kendilerine dik dik baktıklarını, ardından da boğazlarını göstererek hareket yapıp sırıttıklarını, bu davranışlardan rahatsız olduğunu, arabayla kız arkadaşını evine bıraktığını, dönüşte beş kişinin yolunu kestiklerini, ellerindeki bira şişelerini arabaya atabileceklerini düşündüğünden durduğunu ve aracın camını açtığını, bunun üzerine şahısların “Bir daha bu yoldan geçme yoksa arabayı parçalarız!” dediklerini, kendisinin hiçbir şey demeden arabayla çarşıya geldiğini, yolda M. ile S.’ye rastladığını ve başından geçenleri anlattığını, bu kişileri B.’nin tanıyabileceğini düşünüp arabayla B.’nin evine gittiklerini, M.’nin B.’yi çağırdığını, B.’nin yanlarına döner bıçağı ile gelip arka koltukta M. ile oturduğunu, birlikte pazar içine gittiklerini, karşı grupla kavga olabileceğini düşünerek patronunun aracını parkın aşağı kısmına park ettiğini, B.’nin S. ile birlikte araçtan indiğini, her ikisinin parka doğru yürümeye başladıklarını, M. ile kendisinin de aracı park ettikten sonra S. ve B.’nin peşinden gittiklerini, beş kişilik bir grubun park içerisinde bankta oturduklarını, B.’nin söz konusu gruba “Ülkü ocaklarından H.’yi tanıyor musunuz?” diye sorduğunu, gruptakilerin tanımadıklarını söylemeleri üzerine yolunu kesen kişilerin bu kişiler olduğunu anladığını, daha sonra B.’nin belinden çıkardığı döner bıçağı ile gruba saldırdığını, grupta ayakta bulunan iki kişinin kaçmaya başladığını, B.’nin da bu kişileri kovaladığını, ardından S.’nin parkta oturan üç kişiye saldırdığını, kendisinin ve M.’nin korktukları için bu kişilere saldırmadıklarını, S.’nin gruptan üç kişinin arasında kalması üzerine kendilerinin de grubun içine daldıklarını, o sırada üç kişinin de kaçtığını, S.’nin yüzünde kan gördüğünü, S.’nin kanı görünce düştüğünü, bu sırada sanık B.’ın yanlarına geldiğini, S.’yi arabaya götürdüklerini, sonra da hastaneye gittiklerini, oradan O. Hastanesine sevk ettiklerini, S. ve M.’nın ambulansla, kendisinin ve B.’nin da arabayla hastaneye gittiklerini, hastanede S.’yi ameliyata aldıklarını, daha sonra da S.’nin öldüğünü söylediklerini, üzerinde bıçak bulunmadığını ve kimseye saldırmadığını, S.’nin ölümünden ve A.’nın yaralanmasından kendisinin sorumlu olmadığını,

Cumhuriyet savcısı tarafından yapılan 12.12.2005 tarihli yüzleştirme işleminde; yüzleştirildiği M.D., B.G., B.K.G. ve A.K.’yi ilk kez gördüğünü ve tanımadığını, olay gecesi de kavga ettikleri kişilerin bu kişiler olup olmadığını bilmediğini, ayrıca olay günü kavga gerçekleşmeden önce kız arkadaşı ile parkta otururken kendisini rahatsız eden ve kız arkadaşını bıraktıktan sonra da evine döndüğü sırada arabasının önünü kesen ve camını açarak konuştuğu kişilerin de bu kişiler olmadığını, eğer o kişiler olsaydı onları tanıyacağını ve teşhis edeceğini, çünkü bu şahısların yüzünü çok iyi hatırladığını, Sulh ceza mahkemesindeki sorgusunda; savcılıktaki ifadesinin doğru olduğunu, olay yerine B., S. ve M.A. ile birlikte gittiklerini, olay mahallinin karanlık olduğunu, karşı gruptakilerin S.’yi aralarına aldıklarını, bu nedenle S.’yi kimin yaraladığını fark edemediklerini, saldıranların arasında mağdur A.’nın da olduğunu ancak kimin darbesi ile yaralandığını bilmediğini, 07.03.2006 tarihli oturumda; olay tarihinde nişanlısı ile park halindeki araçta konuşurken araç çevresindeki beş kişilik grubun el kol işareti ile kendilerini taciz ettiklerini, nişanlısını evine bıraktıktan sonra M., B. ve S. ile birlikte parka gittiklerini, kendisinde bıçak olmadığını, maktul S.’de ve B.’de bıçak olduğunu, parka vardıklarında B. ile maktulün karşı grubun yanına gidip “Ülkücü H.’yi tanıyor musunuz?” diye sorduklarını, olumsuz cevap alınca sanık B.’nin elindeki bıçakla onları kovalamaya başladığını, S.’nin de karşı gruba hücum ettiğini, S.’nin yere düşmesi üzerine karşı gruptakilerin kaçtığını, maktulün yüzündeki kandan yaralandığını anlayıp hastaneye kaldırdıklarını, kendisinin bıçak kullanmadığını ve olaya dahil olmadığını, Savunmuşlardır. Uyuşmazlık konusunun incelenmesine geçmeden önce, Yargıtay bozma kararlarında, Yerel Mahkeme kararlarının bozma nedeni yapılmayan kısımlarının kesinleşip kesinleşmeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 154. maddesinde, yüksek mahkeme olan Yargıtayın, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii olduğu ve kanunda gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakacağı belirtilmiştir. Temyiz incelemesinde görevi hukuk kurallarının ve kanuni tavsiflerin doğru uygulanıp uygulanmadığını denetlemek olan Yargıtayca yapılan inceleme sonucunda; onama, düzelterek onama, düşme ve bozma kararlarından birinin verilebilmesi mümkündür. Herhangi bir aykırılığın tespit edilemediği hallerde temyiz itirazlarının reddi ile hükmün onanmasına karar verilecek, bu durumda onanan mahkeme kararı kesin hüküm halini alacaktır. 1412 sayılı CMUK’un, 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 322. maddesinde gösterilen istisnai hallerde, kararda kanuna aykırılık tespit edilip kararın bozulmasına karşın, davanın esasına hükmedilerek tespit edilen aykırılıkların giderilmesi suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına ya da şartları bulunduğunda sanığın beraatine ya da kamu davasının düşmesine karar verilecektir. Temyiz davası kabul edildikten sonra maddi hukuk veya muhakeme hukukuna ilişkin kuralların uygulanmaması ya da eksik veya hatalı uygulanmasına ilişkin hukuka aykırılıkların tespit edildiği ve fakat 322. maddenin uygulanma şartları bulunmadığı durumlarda ise temyiz olunan hükmün Aynı Kanun’un 321. maddesi uyarınca bozulmasına karar verilecektir. Bu durumda bozulan karar tümüyle ortadan kalkacağından hiçbir hukuki sonuç doğurmayacak, kararın bozmaya konu edilmeyen kısmı onanmış veya kesinlik kazanmış olmayacaktır. Bir diğer deyişle, kararın temyiz incelemesi sonucunda kesinleşebilmesi için Yargıtay tarafından açıkça onama ya da düzelterek onama kararlarından birinin verilmesi gerektiğinden, Özel Daire kararlarında yer alan “Suçun sübutuna, suç niteliğine vs yönelen yerinde görülmeyen sair itirazların reddine” şeklindeki ibareler bozulan Yerel Mahkeme kararının değinilmeyen veya isabetli bulunan kısımlarının kesinleştiği anlamına gelmeyecektir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 19.12.1994 gün ve 323-344 sayılı kararında; “Hükmün bir bölümünün veya tamamının temyiz incelemesini yapan Özel Dairece açıkça onanmaması halinde, o bölüm veya kararın kesinleştiği ileri sürülemez.”; 14.11.1994 gün ve 262-280 sayılı kararında da; “Kararın bozulmayan kısmı onanmış veya kesinlik kazanmış değildir. Karar dava gibi bir bütün oluşturur. ‘Şu noktadan temyiz edildi veya bozuldu, o halde öteki kısımlar kesinleşti’ denemez. Yani kısmi kesinleşmeyi kabule olanak yoktur. Özel Daire kararında yer alan ‘yerinde görülmeyen sair itirazların reddine’ tabiri bozulan Yerel Mahkeme kararının değinilmeyen kısımlarını kesin hüküm haline getirmez. Kararın kesinleşebilmesi için açıkça onanması gerekir.” açıklamalarına ver verilmiştir. 1412 sayılı CMUK’un, 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken “Davaya yeniden bakacak mahkemenin hak ve mecburiyetleri” başlıklı 326. maddesinde;

“Yargıtaydan verilen bozma kararı üzerine davaya yeniden bakacak mahkeme, ilgililere bozmaya karşı diyeceklerini sorar. Sanık veya müdahil ve vekillerine davetiye tebliğ olunamaması veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları tespit edilmemiş olsa dahi duruşmaya devam edilerek dava gıyapta bitirilebilir. Ancak sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerekir. Yargıtaydan verilen bozma kararına mahkemelerin ısrar hakkı vardır. Israr üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir. Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291 inci maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz.” hükmü yer almaktadır. Buna göre, Yargıtayca verilen bozma kararı üzerine dosyanın gönderildiği ilk derece mahkemelerince yeni bir tensip kararıyla duruşma günü tayin edilecek ve ilgililer duruşmaya çağrılıp bozmaya karşı diyecekleri sorulduktan sonra bozma ilamına uyulup uyulmaması yönünde bir karar verilecektir. Yerel Mahkemenin, göreve ilişkin olanlar dışındaki bozma ilamına uyma ya da direnme kararlarından birisini verebilmesi mümkün olup, öğretide buna “bozmadan sonraki serbestlik kuralı” adı verilmiştir. Maddenin 3. fıkrasında mahkemenin bozma kararına ısrar hakkı olduğu vurgulandıktan sonra, ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymanın zorunlu olduğuna işaret edilmiştir. Aynı maddenin son fıkrasında ise, sınırlı biçimde uygulanabilecek olan «cezayı aleyhe değiştirememe» veya «aleyhte düzeltme yasağı» kabul edilerek, yalnız sanık veya onun lehine ilgililer tarafından temyiz davası açıldığında, bozma üzerine yeniden kurulan hükümde belirlenen ceza ve sonucun önceki hükümle belirlenen cezadan ve sonuçtan daha ağır olamayacağı hüküm altına alınmıştır. “Bozmadan sonra serbestlik kuralı” uyarınca bozma kararına uyma ya da direnme kararlarından birini verme konusunda serbest olan ilk derece mahkemelerinin Özel Dairelerin bozma kararlarına uymayı tercih etmeleri durumunda, bu kez “uymadan sonraki serbestlik kuralı” devreye girecektir. Serbestlik kuralı ceza muhakemesinde maddi gerçeğin araştırılması ve en isabetli kararın verilmesi amacının zorunlu bir sonucu olup, mahkemenin bozma kararına uyulmasına karar verdikten sonra da, sanığın hukuki durumunu yeniden serbestçe değerlendirme hak ve yetkisi bulunmaktadır. Temyiz edilen önceki hüküm bozma kararı verilmesiyle ortadan kalkmış olduğundan, Yerel Mahkemece önceki karardan farklı olarak, suçun sübutu ve niteliği de dahil olmak üzere sanığın hukuki durumuyla ilgili tüm hususlarda, CMK’nın 217. maddesi uyarınca ulaşılan vicdani kanaat doğrultusunda serbestçe karar verilebilecektir. Nitekim Yargıtay Özel Daireleri tarafından da ilk temyiz incelemesinde yerinde görülerek bozma konusu yapılmayan hususlar, lüzumu halinde hükmün yeniden temyizen incelenmesi sırasında bozma konusu yapılabilmekte, hatta ilk bozma kararından tamamen farklı olacak şekilde bozma kararı verilebilmektedir. Bu konuda öğretide; “Uymadan sonraki duruşmanın bozmadan önceki duruşmanın devamı niteliğinde olması, mahkemenin uymadan sonraki serbestliğini de açıklar. Gerçekten mahkeme bozmaya uymadan sonra ikinci son kararında kaide olarak serbesttir. Gerek Yargıtay’ın görüşü ile gerek eski kararı ile bağlı değildir. Serbestlik kaidesi ceza muhakemesinde hakikatın araştırılması ve en isabetli kararın verilmesi gayesinin tabii ve mantıki sonucudur. Gerçekten, temyiz yolu davası açılmakla son kararın yargılaşmasının önüne geçilmiştir. Yargıtay son kararı bozduğu, mahkeme de buna uyduğu için son karar ortadan kalkmıştır. Ortada, değil yargı, son karar dahi olmadığından, yargının otoriteleri de bahis konusu olmamak gerekir. O halde mahkeme hakikate en uygun ve en isabetli kararı vermek imkanına malik bulunmalıdır. Nitekim Yargıtay da ilk bozma kararı ile bağlı değildir.” (Nurullah Kunter, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul 1989, 9. Bası, s.1112-1114); “Mahkeme uyma üzerine yaptığı yargılama sonucunda yine eski kararına ulaşabilecektir. Bunu engelleyen bir durum söz konusu değildir. Uyma mahkemenin kararındaki aykırılıkları kabul ederek yargılamaya girişmesidir. Fakat yeni yargılama sonunda eski sonucun ortaya çıkması da mümkündür. Serbestlik kuralının istisnaları iki tanedir. Bozmanın belirli bir eksiklik nedeniyle olması ve yalnız sanık lehine temyiz davasının açılmış olmasıdır.” (Erdener Yurtcan, Ceza Yargılaması Hukuku, Vedat Yayıncılık, 2005, s.500-501); “Uymadan sonra serbestlik kuralının muhatabı Yerel Mahkeme veya bölge adliye mahkemesi olup, uyma kararı veren mahkemenin kural olarak uyma kararı sonrasında vereceği hükümdeki serbestliği ifade eder. Yeniden yapılacak kovuşturmada Yerel Mahkeme veya bölge adliye mahkemesi önceki kararın aynısını verebileceği gibi, ondan daha ağır ya da daha hafif bir sonuca da ulaşabilir. Hatta sanıklar hakkındaki kararlar öncekiyle aynı veya farklı olabileceği gibi aynı olmakla birlikte sadece hukuksal tavsif bakımından farklı bir hüküm verilebilecektir. Uymadan sonraki serbestlik kuralının iki istisnası vardır. İlkin Yargıtay’ın belli bir eksiklik nedeniyle kararı bozduğu hallerde, uyma kararıyla birlikte bu eksikliğin giderilmesi

gerekir. İkinci olarak, sadece sanık lehine temyiz halinde, önceki cezadan daha ağır bir cezaya hükmetmemek gerekir.” (Bahri Öztürk-Veli Özer Özbek-M. Ruhan Erdem, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, 6. Bası, s.459-461); “Mahkemenin Yargıtay’ın hukuka aykırılığa ilişkin tespitlerine katılmama hakkı vardır. Bu durum hâkimlerin bağımsızlığının doğal bir sonucudur. Bozmaya uyularak duruşma açan mahkeme, duruşmada yapacağı işlemler ve vereceği karar konusunda serbesttir. Bu serbestlik iki konuda kısıtlanmıştır. 1-Bozmaya uyan mahkemenin bozma nedenine göre gerekli işlemleri yapması gerekir. 2-Hüküm sadece sanık lehine temyiz edilmişse, verilecek yeni karar öncekinden daha ağır bir cezayı içeremez.” (Nur Centel- Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayıncılık, İstanbul, 2014, 11. Bası, s. 790-791); “Bozmaya uymadan sonraki duruşma, önceki duruşmanın devamı niteliğinde olduğundan, mahkeme serbestçe yeni karar verecektir. Yani ne eski kararı ile ne de Yargıtay’ın kararı ile bağlıdır. Buna bozmadan sonraki serbestlik ilkesi denilmektedir.” (Ali Rıza Çınar, Ceza Yargılamasında Temyiz Yolu, Turhan Yayınevi, Ankara, 2006, s. 165); “Mahkeme yeniden hüküm verirken, kural olarak ne önceden vermiş olduğu kendi kararıyla ne de istinaf veya temyiz mahkemesinin kararı ile bağlı olacaktır. Buna bozmadan sonra serbestlik kuralı denilmektedir.” (Nurullah Kunter-Feridun Yenisey- Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul, 2010, 18. Bası, s.1782) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Diğer yandan, Ceza Genel Kurulunun 27.05.2014 gün ve 54-280, 24.04.2012 gün ve 391-173 ile 17.04.2007 gün ve 325-100 sayılı kararları başta olmak üzere pek çok kararında; uyma kararının dönülebilecek nitelikte bir ara kararı niteliğinde olmayıp, davanın esasına etkili olan kararlardan olduğu, bozmaya uymakla, Yerel Mahkemenin bozma kararında gösterilen esaslara göre işlem yapıp karar verme ödevi doğduğu, sonradan bu kararın bir kısmından veya tamamından açıkça ya da örtülü olarak geri dönülerek ilk hükmün aynen veya yeniden kurulmasının, uyma kararının hüküm ve sonuçlarını ortadan kaldırmayacağı, bu nedenle bozmaya uyan Yerel Mahkemenin dönülemez nitelikteki bu karardan sonradan dönerek, önceki hükmünde direnmesinin isabetsiz olduğu açıklanmıştır. Böylece, öğretide; “Özel Dairelerce bir eksiklik nedeniyle yapılan bozma kararlarına uyma kararı verilmesi halinde bozma doğrultusunda hareket etme zorunluluğu” olarak ifade edilen istisna, uyma kararı verildikten sonra bozma nedeni ile sınırlı olacak şekilde uyma doğrultusunda işlem yapma zorunluluğu biçiminde kabul edilegelmiş ve istikrarlı olarak uygulanmıştır. Buna göre, hükmün temyiz incelemesini yapan Özel Dairece açıkça onanmaması halinde, kararın kesinleştiği ileri sürülemeyecek, bozulmakla bir karar tamamen ortadan kalkacağı için, bozmaya uyma kararı verilmesi durumunda, sanığın hukuki durumu yeniden serbestçe değerlendirilerek yeni bir karar verilecektir. Bununla birlikte uymadan sonraki serbestlik ilkesinin, 1- Özel Dairelerin bozma ilamlarına Yerel Mahkemece uyma kararı verilmesi halinde, bozma kararında belirtilen hukuka aykırılıkla yani bozma nedeni ile sınırlı olacak şekilde bozma doğrultusunda hareket etme zorunluluğu, 2- 1412 sayılı CMUK’un 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/son maddesinde düzenlenen “cezayı aleyhe değiştirememe” veya “aleyhte düzeltme yasağı” şeklinde iki istisnası bulunmaktadır. Belirtilen nedenlerle, sanığın kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçundan mahkûmiyetine ilişkin Yerel Mahkeme hükmünün, Özel Dairece suç niteliğine yönelik itirazlar reddedilmek suretiyle yalnızca sanığa yönelen haksız bir söz ya da davranış bulunmadığı halde sanık hakkında haksız tahrik hükmü uygulanmak suretiyle eksik ceza tayini ve TCK’nın 53. maddesinin hatalı uygulanması nedenlerinden bozulmasına karar verilmesi üzerine, bozma ilamına uyulmasına karar veren Yerel Mahkemece, bozma ilamı doğrultusunda karar verilirken, suçun bu kez kasten öldürme olarak nitelendirilmesi mümkün olup mahkemenin bu nitelendirmesinde de dosya muhtevası itibarıyla bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Bu açıklamalardan sonra uyuşmazlık konusunun çözümü için, TCK’nın 29. maddesinde düzenlenen “Haksız tahrik” ve 30. maddesinde düzenlenen “Hata” hükümlerinin üzerinde durulması gerekmektedir. 5237 sayılı TCK’nın 29. maddesinde haksız tahrik; “Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.” şeklinde, ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak hüküm altına alınmıştır. Ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenen haksız tahrik, kişinin haksız bir fiilin kendisinde meydana getirdiği hiddet ya da şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi durumunda kusur

yeteneğindeki azalmayı ifade etmektedir. Bu halde fail, suç işleme yönünde önceden bir karar vermeden, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısı üzerinde meydana getirdiği karışıklığın neticesi olarak bir suç işlemeye yönelmektedir. Bu yönüyle haksız tahrik, kusurun irade unsuru üzerinde etkili olan nedenlerden biridir. Başka bir anlatımla, haksız tahrik halinde failin iradesi üzerinde zayıflama meydana gelmekte, böylece haksız fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altındaki kişinin suç işlemekten kendisini alıkoyma yeteneği önemli ölçüde azalmaktadır. Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış kararları ile öğretide de kabul gören görüşler doğrultusunda haksız tahrik hükümlerinin uygulanabilmesi için; a) Tahriki oluşturan haksız bir fiil bulunmalı, b) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı, c) Failin işlediği suç, bu ruhsal durumunun tepkisi olmalı, d) Haksız tahrik teşkil eden eylem mağdurdan sadır olmalıdır. 5237 sayılı TCK’nın 30. maddesinin 3. fıkrasında ise; “Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.” hükmü yer almaktadır. Fıkrada hem hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarında hata, hem de kusurluluğu etkileyen hata halleri düzenlenmiştir. Hatanın kaçınılmaz olması halinde, fail bu hatasından yararlanacaktır. Kaçınılmazlık hali takdir edilirken, failin gereken dikkat ve özeni göstermesi durumunda bu hataya düşüp düşmeyeceği belirlenmelidir. Ceza sorumluluğunu azaltan nedenlerden olan haksız tahrikin varlığı konusunda da hataya düşülebilir. Haksız tahrikin varlığı konusunda kaçınılmaz hataya düşen fail haksız tahrik hükmünden yararlanacaktır. Fakat burada hatanın kaçınılmaz olması zorunludur. Buna karşılık, hata kaçınılabilir bir hata ise, yani failin kişisel özellikleri göz önüne alındığında, daha dikkatli ve özenli davranması durumunda hatasından kaçınılabilecekse başka bir anlatımla hata meydana gelmeyecekse artık haksız tahrik hükümlerinden yararlanamayacaktır. Öğretide bu konuya ilişkin olarak; “…Haksız tahrikin koşulları bulunmamasına rağmen fail haksız tahrikin bulunduğu düşüncesiyle hareket etmiş olsa, ceza sorumluluğunu azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen fail bu hatasından yararlanacaktır (m.30/3). O halde haksız tahrikin koşullarında kaçınılmaz hataya düşen fail haksız tahrik hükmünden yararlanacak ve cezası indirilerek verilecektir..Burada ele alınması gereken diğer bir husus da hem ağırlatıcı sebebin hem de haksız tahrikin aynı olayda gerçekleşmiş olması ihtimalidir. Örneğin, A kendisini her gün döven babasından kurtulmak için onu öldürmek isterken babası yerine annesini öldürür. Bu durumda hem gerçekleşen hem de gerçekleştirilmek istenen suçlardaki ağırlatıcı sebep A’ya uygulanmayacak (m.30/2) ancak buradaki hata kaçınılmaz bir hata olarak kabul edilebilirse haksız tahrik hükümlerinden yararlanabilecektir.” (Veli Özer Özbek, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. Bası, Ankara, 2016, s.459-460); “Olayda hafifletici neden bulunmadığı halde, failin bu nedenin var olduğu inancıyla hareket etmesi durumunda, failin hatasından yararlanması kuralı gereği hafifletici neden var gibi kabul edilir. Örneğin, değersiz (taklit) zannederek aslında kıymetli bir kolyeyi çalan kişi hakkında değer azlığına ilişkin 145. madde uygulanır. Kendisine haksız bir fiil işlemiş olan hasmı zannederek başkasını öldüren kişi, şahısta hata dolayısıyla hatasından yararlanacağı (TCK m.30/1) için, haksız tahrik uygulanmalıdır.Şahısta hata, failin eylemini kastettiği kişiden başka bir kimseye karşı işlemesidir. Fail, eylemini hedef aldığı kişiye karşı gerçekleştirmekte ve fakat, hedef aldığı kişinin gerçekte suçu işlemek istediği kişiden başka bir kimse olduğunu bilmemektedir. Diğer bir anlatımla fail, mağdurun kimliğinde yanılmaktadır. Bu nedenle şahısta hata, hedefte sapma olarak adlandırılan ve hedef alınan kişiye karşı icrasına başlanıldığı halde herhangi bir nedenle başka birine isabet etmesi ile sonuçlanan durumdan farklıdır. 30. madde gerekçesinde, şahısta hata hallerinin de bu maddenin birinci ve ikinci fıkraları kapsamında düşünülmesi gerektiği belirtilmiştir. Şahısta hata halleri öldürme ve yaralama suçlarında, kastedilenden başka bir kişinin yanılgıyla hedef alınması sonucunda ölümüne veya yaralanmasına neden olunması şeklinde gerçekleşmektedir. Ancak neticede yaralanan veya ölen bir kişi bulunduğuna göre failin suçun temel şekli bakımından kasıtlı hareket ettiği kabul edilmeli ve her halde cezalandırılmalıdır. Bu bakımdan şahısta hatanın cezalandırma yönünden bir sonucu doğmamakla birlikte, cezayı artıran veya azaltan nedenlere ilişkin olarak hataya düşülmesi durumunda 30/2. maddenin uygulanması söz konusu olmaktadır.” (Osman Yaşar - H. Tahsin Gökcan - M. Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Adalet Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2014, s.897-902-903), “Kusurluluğu azaltan bir neden olarak haksız tahrikin varlığı konusunda da yanılgıya düşülebilir. Gerçekten ortada haksız bir fiil bulunmamasına rağmen fail bulunduğunu zannederek öfkeye kapılıp, bunun etkisiyle bir suç işleyebilir. Bu yanılgının kaçınılmaz olması halinde de fail haksız tahrikten yararlanır ve cezasında indirime gidilir. Buna karşılık hata

kaçınılabilir bir hata ise yani failin kişisel özellikleri göz önünde tutulduğunda, onun daha dikkatli ve özenli davranması halinde haksız tahrikin koşullarının somut olayda gerçekleşebileceğini öngörmesi mümkündür şeklinde bir değerlendirmede bulunulabiliyorsa, fail artık haksız tahrik hükümlerinden yararlanamaz.” (Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 8. bası, Ankara, 2015, s. 350-351), “Kusurluluğu azaltan bir nedenin maddi koşullarında hataya düşülmüşse (örneğin, haksız tahrik, TCK.m.29), kişi yanılgısı kaçınılmaz nitelikteyse bundan istifade eder ve ilgili kusurluluğu azaltan halden faydalanır. Bununla birlikte, hatası kaçınılabilir mahiyette ise, artık kusurluluğu azaltan sebepten faydalanamaz.” (M.Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A.Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. Baskı, s. 531) şeklinde görüşlere yer verilmiştir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Olay tarihinde akşam saatlerinde sanık N.’nin, bir parkın yakınında duran aracın içerisinde sözlüsü tanık N. ile sohbet ettiği sırada, yanlarından geçen 3-4 kişinin aralarında konuşup kendilerine baktığı, sanığın bu durumdan rahatsız olduğu, tanık N.’ı evine bırakan sanığın, arkadaşları olan maktul S. ve tanık M.A. ile diğer sanık B.’yi yanına alıp hep birlikte kavga etmek için söz konusu parka gittikleri, sanık N.’nin, park içerisinde alkol almakta olan mağdurlar A., B., B.K. ve M.’yi kendilerini rahatsız eden kişiler olarak göstermesi üzerine birlikte mağdurların yanına vardıkları, diğer sanık B.’ın kavgaya zemin hazırlamak için mağdurlara hayali bir kişiyi sorarak sataştığı, mağdurlardan M.’nin sorulan kişiyi tanımadığını söylemesi üzerine sanık B.’nin bir bıçak ile önce mağdur M.’ye saldırdığı, bunun üzerine mağdurlar M., B.K. ve B.’nin kaçmaya başladıkları, sanık B.’nin de bu üç kişiden ikisinin peşinden koştuğu, bu sırada geride kalan sanık N.’nin de bıçakla, saldırıya maruz kalan grup içinde yer alan mağdur A.’nın göğüs bölgesine iki kez vurup, yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olacak şekilde yaralamak suretiyle mağdur A.’yı öldürmeye teşebbüs ettiği, bu esnada sanık N.’nin kendi yanında bulunan maktul S.’yi karanlıkta fark edemediği ve maktulün karşı gruptan birisi olduğunu zannederek karın bölgesine bıçakla bir kez vurduğu, yanlışlıkla kendi arkadaşını yaraladığını anlaması üzerine de diğer sanık B. ve arkadaşı M. ile birlikte maktulü yakındaki bir hastaneye götürdükleri, buradan ambulansla O. Eğitim Araştırma Hastanesine sevk edilen maktulün ameliyat sırasında hayatını kaybettiği anlaşılmaktadır. Sanık N.’nin savcılıktaki ilk ifadesinde, sözlüsüyle araç içerisinde sohbet ettikleri sırada karşıdan gelen üç kişilik bir grubun kendilerine dik dik bakıp, boğazlarını göstererek sırıttıklarını, kız arkadaşını evine bırakıp döndüğü sırada da beş kişinin yolunu kestiğini ve “Bir daha bu yoldan geçme, yoksa arabayı parçalarız!” dediklerini, diğer sanık B., maktul S. ve tanık M.A. ile birlikte tekrar olay yerine geldiklerinde parkta oturan ve daha sonradan kavga ettikleri beş kişilik grubun yolunu kesen kişiler olduğunu anladığını söylerken, 12.12.2005 tarihinde yapılan yüzleştirme işleminde, mağdurlar A., M., B. ve B.K.’yi ilk kez gördüğünü, olay günü kavga gerçekleşmeden önce kız arkadaşı ile oturduğu sırada kendilerini rahatsız eden, kız arkadaşını bıraktıktan sonra evine döndüğü sırada da arabasının önünü kesen ve aracın camını açarak konuştuğu kişilerin bu kişiler olmadığını, sulh ceza mahkemesindeki sorgusunda ise, maktule saldıranların arasında mağdur A.’nın da olduğunu beyan ederek çelişkili savunmalarda bulunması, sanığın sözlüsü tanık N.K.’nin kollukta, sohbet ettiği sırada 3-4 kişinin yanlarından geçerken durup aralarında konuşarak kısa bir süre kendilerine doğru baktıklarını söyleyip, duruşmada, huzurda bulunan mağdurlar B., M., B.K. ve A.’nın kendilerini rahatsız eden kişiler olmadığını beyan etmesi ve tüm dosya kapsamı karşısında, somut olayda sanığın rahatsızlık duyduğu davranışların, sözlüsü ile araç içerisinde sohbet ettiği sırada yanlarından geçen 3-4 kişinin durup aralarında konuşarak kısa bir süre kendilerine doğru bakmaları fiilinden ibaret olduğu ve bu davranışların da bir haksız fiil niteliğinin olmadığı kabul edilmelidir. Bu durumda, karşı tarafın haksız tahrik nedeni sayılabilecek bir fiilinin bulunmaması ve sanığın da haksız bir fiilin bulunmadığını bilerek atılı suçu işlemesi karşısında, sanığın haksız tahrikin varlığı konusunda kaçınılmaz bir hataya düştüğünden bahsedilemeyeceği, dolayısıyla hata hükmünden de faydalanamayacağı kabul edilmelidir. Bu itibarla, Özel Daire kararı isabetli olup Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. … (CGK, 14.02.2017 tarihli ve 704-64 sayılı)

KISA DEĞERLENDİRME

Bu karar neden önemli?

Kararın merkezinde maddi gerçeğin araştırılması ile savunma hakkı arasındaki denge bulunuyor. Delilin nasıl elde edildiği, sonuca en az delilin içeriği kadar etki eder.

KARAR METNİ HAKKINDA

Metin hakkında

Aktarım
Metin, derlemede yer aldığı biçimiyle aktarılmıştır.
Sayfa düzeni
Metin yalnızca okunabilir olması için paragraflara ayrıldı; içerikten çıkarma veya yeniden yazma yapılmadı.
Derleme
Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararları 2015-2020 (1. Cilt)
Son kontrol
4 Ağustos 2026