KARAR METNİ
Derlemedeki karar metni
ÖZET: 2004 yılında cezaevinden firar eden sanığın, 2006 yılında kolluk görevlilerince ikametinde yakalandığında, kimliğini ibraz etmesinin talep edilmesi üzerine, üzerinde kendi fotoğrafı bulunan, mağdur adına tanzim edilmiş nüfus cüzdanı ve yeşil kart ile R. adına düzenlenmiş sürücü belgesi ve fotoğraf bulunmayan nüfus cüzdanını görevlilere ibraz etmesi nedeniyle açılan kamu davasında, katılan sıfatını alabilecek şekilde suçtan zarar gören R.’nin davadan haberdar edilmesi zorunluluğunun bulunduğu, bu zorunluluğun hüküm verilinceye kadar yerine getirilmemesi durumunda ise CMK’nın 260. maddesi uyarınca kanun yollarına başvurma hakkı bulunan adı geçen şahsa aynı Kanun’un 35/2. maddesi gereğince gerekçeli kararın tebliğ edilmesi gerektiği kabul edilmelidir. Özel Daire çoğunluğu ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı resmî belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek suçunun yasal
unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de, Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle; 1- Sanığın, yolda bularak tahrif ettiği sürücü belgesi ve nüfus cüzdanının sahibi olan R.G.’nin, katılan sıfatını alabilecek şekilde suçtan zarar gören olarak davadan haberdar edilmemesi ve yokluğunda hüküm kurulması hâlinde, gerekçeli kararın tebliği sağlanmadan temyiz incelemesi yapılmasının mümkün olup olmadığının, 2- R.G.’ye gerekçeli kararın tebliğ edilmesinin gerekmediğinin kabulü hâlinde; dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenebilmesi için, öncelikle suça konu dört adet belgenin sanık tarafından bozulma tarihlerinin, mümkün olmadığı durumda ise belgelerdeki fotoğraf değişikliği sonrası ilk kullanım tarihlerinin tespit edilmesi yönünden eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının, Değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; 2004 yılında cezaevinden firar eden sanığın, 11.08.2006 tarihinde kolluk görevlilerince ikametinde yakalandığı, kimliğini ibraz etmesinin istenilmesi üzerine, üzerinde kendi fotoğrafı bulunan mağdur H.T. adına düzenlenmiş nüfus cüzdanı ve yeşil kart ile R. G. adına tanzim edilmiş sürücü belgesi ve fotoğraf bulunmayan nüfus cüzdanını görevlilere ibraz etmesi sonucunda sanık hakkında soruşturma başlatıldığı, Sanığın suça konu belgeleri kullandığı iddiasıyla hakkında resmî belgede sahtecilik suçundan kamu davası açıldığı, Yerel Mahkemece yapılan yargılama sonucunda resmî belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek suçundan mahkûmiyetine karar verildiği, sanığın, fotoğraf değişikliği yaparak kullandığı nüfus cüzdanı ve yeşil kartın sahibi olan kardeşi H.T.’nin soruşturma ve kovuşturma aşamasında şikâyetçi sıfatıyla ifadesinin alındığı, ancak yolda bularak üzerinde tahrifat yaptığı sürücü belgesi ve nüfus cüzdanının sahibi olan R.G.’nin soruşturma veya kovuşturmadan haberdar edildiğine ilişkin dosyada bilgi veya belgenin bulunmadığı, Yerel Mahkemece verilen hükmün sadece Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edildiği, Özel Dairece R.G.’ye herhangi bir tebligat yapılması sağlanmadan temyiz incelemesinin yapıldığı ve Yerel Mahkemece bozma sonrası yapılan yargılamada da R.G.’nin davadan haberdar edilmediği, Anlaşılmaktadır. Mağdur H. T. aşamalarda; sanığın kardeşi olduğunu, cezaevinden firar ettikten sonra bilgisi dışında kendisine ait kimlik ve yeşil kartını alarak kullandığını, şikâyetçi olmadığını, beyan etmiştir. Sanık aşamalarda; 2004 yılında cezaevinden firar ettiğini, yakalanmamak için kardeşi H. T.’nin nüfus cüzdanını alıp üzerindeki fotoğrafı kendi fotoğrafıyla değiştirdiğini, kardeşi H.’ye ait yeşil kartı da tedavisini yaptırabilmek amacıyla aynı yöntemle tahrif edip hastanelerde kullandığını, R.G.’ye ait nüfus cüzdanı ve sürücü belgesini ise A. Barajı civarında bulduğunu, sürücü belgesi üzerindeki fotoğrafı kendi fotoğrafı ile değiştirdiğini, nüfus cüzdanı üzerindeki mevcut fotoğrafı söktüğünü ancak kendi fotoğrafını yapıştıramadan yakalandığını savunmuştur. Uyuşmazlık konularının sırasıyla değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır. Sanığın, yolda bularak tahrif ettiği sürücü belgesi ve nüfus cüzdanının sahibi olan R.G.’nin, katılan sıfatını alabilecek şekilde suçtan zarar gören olarak davadan haberdar edilmemesi ve yokluğunda hüküm kurulması hâlinde, gerekçeli kararın tebliği sağlanmadan temyiz incelemesi yapılmasının mümkün olup olmadığı; Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, “haksızlığa uğramış kişi” olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. TCK’nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de bunlar mağdur olamayacaklardır. Mağdurun belirlenmesi, suçun unsurlarının veya nitelikli hâllerinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti ile özellikle TCK yönüyle zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının çözümü konusu başta olmak üzere bir çok ceza hukuku hükmünün doğru ve isabetli uygulanabilmesi açısından önemli olmasına rağmen, TCK başta olmak üzere ceza kanunlarımızda mağdurun bir tanımı yapılmamıştır. Öğretide de kabul olunduğu üzere kanun koyucunun bu tercihi öncelikle kapsayıcı bir tanım yapmanın zorluğundan kaynaklanmakta, diğer taraftan kavramın bazen dar bazen de geniş yorumlanmasına duyulan ihtiyaç bu yönde bir tercihi zorunlu kılmaktadır. Mağdur kavramı gibi kanunda açıkça tanımlanmamış olan “suçtan zarar görme” kavramı ise, gerek Ceza Genel Kurulu, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında; “suçtan doğrudan doğruya zarar
görmüş bulunma hâli” olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak da dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulunun 08.11.2016 gün ve 830-412, 03.05.2011 gün ve 155–80, 04.07.2006 gün ve 127–180, 22.10.2002 gün ve 234–366 ile 11.04.2000 gün ve 65–69 sayılı kararlarında; “dolaylı veya muhtemel zarar, davaya katılma hakkı vermez” şeklinde açıkça belirtilmiştir. Mağdur ile suçtan zarar gören kavramları aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilecektir. Bazı suçlarda mağdur belirli bir kişi olmayıp; toplumu oluşturan herkes (geniş anlamda mağdur) olabilecektir. (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2015, s.289; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2015, s. 214-217; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2015, s.106 - 107) Mağdurun kim olduğunun belirlenmesinde öncelikle madde metnine bakılmalı, madde metninin yeterli olmadığı durumlarda hükmün konuluş amacı, suçun düzenlendiği yer gibi hususlar birlikte değerlendirilerek sonuca ulaşılmaya çalışılmalıdır. Bu bağlamda 5237 sayılı TCK’nın belgede sahtecilik suçlarının düzenlendiği madde metinlerinde suçun mağdurunun kim olduğuna ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemesi, belgede sahtecilik suçlarının hukuki konusunun kamunun güveni olması ve bu suçların kamu güvenine karşı suçlar bölümünde düzenlenmiş bulunması hususları birlikte değerlendirildiğinde, bu suçların mağdurunun toplumu oluşturan bireylerin tamamının, diğer bir ifadeyle kamunun olduğunun, eylemin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi hâlinde bu kişinin mağdur değil, suçtan zarar gören olacağının kabulü gerekmektedir. Aksinin kabulü hâlinde, somut olayda olduğu gibi birden fazla kişiye karşı işlenmiş olan sahtecilik suçlarında hükmolunacak sonuç ceza miktarları göz önünde bulundurulduğunda, 5237 sayılı TCK’nın “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3. maddesinin gerekçesinde, “Suç işlenmesiyle bozulan toplum düzeninde adaletin sağlanması için suç işleyen kimseye uygulanacak ceza hukuku yaptırımlarının haklı ve ölçülü olması gerekir. Çünkü ancak haklı ve suçun ağırlığıyla orantılı bir yaptırım ile suç işleyen kişinin bu fiilinden pişmanlık duyması sağlanabilir ve yeniden topluma kazandırılması söz konusu olabilir” şeklinde açıklanmış olan ölçülülük ilkesine aykırı davranılmış olunacaktır. Öğretide, belgede sahtecilik fiilinin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi hâlinde ilgili kişinin de mağdur sayılacağı yönünde bir kısım görüşler (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku Özel Kısım, Savaş Yayınevi, Ankara 2007, s.205-206) olmakla birlikte, çoğunluk itibarıyla, bu suçların mağdurunun kamu olduğuna ilişkin bir kabul vardır. (Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 4. Baskı, 2012, s. 759). Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 22.04.2014 gün ve 397-202 sayılı kararında da; belgede sahtecilik suçlarının mağdurunun kamu olduğu, eylemin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi hâlinde bu kişinin mağdur değil suçtan zarar gören konumunda bulunduğu belirtilmiştir. Öte yandan, temyiz mahkemesince bir temyiz davasının görülebilmesi için, temyiz kanun yoluna başvuru hakkı bulunanların tamamının kararı tefhim veya tebliğ yoluyla öğrenmelerinin sağlanması kanuni bir zorunluluktur. Nitekim 5271 sayılı CMK’nın “Kararların açıklanması ve tebliği” başlıklı 35. maddesinin 2. fıkrasında; “Koruma tedbirlerine ilişkin olanlar hariç, aleyhine kanun yoluna başvurulabilecek hâkim veya mahkeme kararları, hazır bulunamayan ilgilisine tebliğ olunur” hükmü yer almaktadır. Mağdur, şikâyetçi ve suçtan zarar görenin yargılama aşamasında öncelikle duruşmadan haberdar edilmesi gerekmektedir. CMK’nın 234. maddesinde düzenlenen bu hakkın kullandırılmaması kanuna aykırıdır. Kanun koyucu, CMK’nın 234. maddesine aykırı davranılması durumunda anılan hukuka aykırılığın telafisine imkân sağlayacak şekilde bir düzenlemeye yer vermiş ve “katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş olanlara” kanun yoluna başvurma hakkı tanımıştır. Bu hakkın kullanılabilmesi için de yargılama sonucunda verilen kararın aynı Kanun’un 35. maddesi uyarınca mağdur, şikâyetçi veya suçtan zarar görene tebliği gerekmektedir. Gerekçeli kararın tebliğ edilmesiyle suçtan zarar gören geç de olsa davadan haberdar olarak kararı temyiz etme imkânı bulmuş olacaktır. Gerekçeli kararın tebliğinden itibaren mağdur, şikâyetçi veya suçtan zarar görenin hükmü temyiz edip etmemesine göre de temyizin kapsamı belirlenecektir. Yerel Mahkemece duruşmadan haberdar olmayan mağdur, şikâyetçi veya suçtan zarar görene gerekçeli karar tebliğ olunmamış ise temyiz aşamasında bu eksikliğin Özel Dairece 2797 sayılı Yargıtay
Kanun’un 40. maddesi uyarınca verilecek, uygulamada “tevdi kararı” adı verilen kararla mahallinde mahkemesince giderilmesinin istenilmesi gerekir; yoksa temyiz incelemesine geçilerek bozma kararı verilmek suretiyle bu eksiklik giderilemez. Aksi hâlde temyiz kanun yoluna başvuru hakkı bulunan bir tarafın kararı öğrenmesi sağlanmadan temyiz incelemesi yapılmış olur ve aleyhe temyiz bulunmayan hâllerde bozulan hükümdeki ceza miktarı aleyhe değiştirmeme yasağına konu teşkil eder. Duruşmadan haberdar olmayan mağdura, şikâyetçiye veya suçtan zarar görene gerekçeli kararın tebliğinden sonra, hükmün temyiz edilmesi durumunda CMK’nın 260. maddesi uyarınca “katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar gören” sıfatı ile temyizi incelenecektir. Tebliğe rağmen hükmün temyiz edilmemesi durumunda ise Özel Dairece diğer temyiz talepleri kapsamında dosya incelenecek, ancak CMK’nın 233 ve 234. maddelerine aykırı davranılması gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilemeyecektir. Bu açıklamalar ışığında ön soruna ilişkin uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; 2004 yılında cezaevinden firar eden sanığın, 11.08.2006 tarihinde kolluk görevlilerince ikametinde yakalandığında, kimliğini ibraz etmesinin istenilmesi üzerine, üzerlerinde kendi fotoğrafı bulunan, mağdur H. T. adına tanzim edilmiş nüfus cüzdanı ve yeşil kart ile R. G. adına düzenlenmiş sürücü belgesi ve fotoğraf bulunmayan nüfus cüzdanını görevlilere ibraz etmesi nedeniyle açılan kamu davasında, katılan sıfatını alabilecek şekilde suçtan zarar gören R. G.’nin davadan haberdar edilmesi zorunluluğunun bulunduğu, bu zorunluluğun hüküm verilinceye kadar yerine getirilmemesi durumunda ise, CMK’nın 260. maddesi uyarınca kanun yollarına başvurma hakkı bulunan adı geçen şahsa aynı Kanun’un 35/2. maddesi gereğince gerekçeli kararın tebliğ edilmesi gerektiği, ancak somut olayda sözü edilen kanuni imkânların tanınmadığı anlaşıldığından, yargılamanın başında davadan haberdar edilmesi gereken, temyiz aşamasına kadar bu hakkı kullandırılmayan ve haklarını korumanın başka bir yolu da bulunmayan adı geçen şahsın, kanundan kaynaklanan hakkını kullanabilmesi amacıyla Özel Dairece öncelikle tevdi kararı verilmek suretiyle, gerekçeli kararın kendisine tebliği sağlanarak yedi günlük temyiz süresinin başlatılması, kararın adı geçen şahıs tarafından temyiz edilmemesi durumunda temyiz davasının sadece Cumhuriyet savcılarının temyiziyle sınırlı olarak sonuçlandırılması; R. G. tarafından temyiz edilmesi durumunda ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca ek tebliğname düzenlenmesi sağlanıp, temyiz istemlerinin birlikte ve tek seferde incelenerek temyiz davasının sonuçlandırılması gerekmektedir. Ancak bu aşamada R. G.’nin sanık hakkında açılan kamu davasından haberdar edilmemesi suretiyle katılma ve diğer haklarını kullanma imkânının kısıtlandığı gerekçesiyle bozulmasına karar verilmesi mümkün görülmemiştir. Bu itibarla, Özel Daire bozma kararının ve hukuki değerden yoksun G.(A.) Asliye Ceza Mahkemesinin 26.11.2013 gün ve ... sayılı hükmünün kaldırılmasına, G.(A.) Asliye Ceza Mahkemesinin 08.04.2008 gün ve ... sayılı hükmünün, davadan haberdar edilmeyen ve suçtan zarar gören R. G.’e tebliğinin sağlanması için tevdi kararı verilmesi amacıyla Yargıtay 11. Ceza Dairesine gönderilmek üzere dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verilmelidir. (CGK, 26.06.2018 tarihli ve 21-311 sayılı)