KARAR METNİ
Derlemedeki karar metni
ÖZET: 1- Gerçek kişilere karşı işlenebilen ve bireysel sendika özgürlüğünü koruyan TCK’nın 118. maddesinin ilk fıkrasındaki sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçu nedeniyle sendikanın faaliyetlerinin engellenmesi, üyelerini, aidat gelirlerini kaybetmesi veya toplu iş sözleşmesi yapma yetkisini kazanamama ya da kaybetme gibi dolaylı olarak zarar görme ihtimali bulunsa da bu suçla korunan hukuki yararın bireysel sendika hakkı olması, sendika tüzel kişiliğinin suçtan zarar gören olarak kamu davasına katılması için doğrudan bir zarar görmesinin gerekmesi ve mevzuatta sendikaların bu suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hükmün bulunmaması karşısında, ilgili sendikanın TCK’nın 118/1. maddesi kapsamındaki suçlarda, suçtan zarar gören olarak kamu davasına katılma hakkının bulunmadığı kabul edilmelidir.
2- Katılanların iş akitlerinin sendikal nedenlerle feshedilmesi işleminin bireysel sendika hakkına yönelik bir müdahale niteliği taşıması, bu işlemler dolayısıyla sendikanın bir takım faaliyetleri engellenmiş olsa bile eylemin TCK’nın 118/2. maddesi kapsamında sendikaya yönelik hukuka aykırı bir davranış olarak kabulünün mümkün olmaması, diğer taraftan anılan maddenin ilk fıkrasındaki suç bireysel sendikal hakkını korumaya yönelik olup bu suçun oluşabilmesi için cebir veya tehdit kullanılmasının gerekmesi, katılan Y.’nin sanık T. tarafından, katılan M.’nin ise sanık C. tarafından
tehdit edildiğine ilişkin beyanlarına karşın bu beyanların dosyadaki tanık anlatımları ve diğer deliller ile desteklenmemesi, bu hâliyle tüm aşamalarda atılı suçlamayı kabul etmeyen sanıkların, katılanlar Y. ve M.’nin soyut beyanları haricinde atılı suçu işlediklerine dair mahkûmiyetlerini gerektirir delil bulunmadığının kabulü gerekmektedir. İnceleme dışı sanık H.K. hakkında sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçundan verilen beraat kararı Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup direnmenin kapsamına göre inceleme, sanıklar C.D., F.C., T.C., Z.G. ve A.Ç. hakkında sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçundan kurulan beraat hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçunun oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle davanın niteliğine göre ilgili sendikanın davaya katılma hakkının olup olmadığı, bu bağlamda kararın ilgili sendikaya tebliği ile temyiz incelemesinin buna göre yapılmasının gerekip gerekmediği de değerlendirilmelidir. Ön sorun ve uyuşmazlık konusunun sırasıyla değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır. 1- Davanın niteliğine göre ilgili sendikanın davaya katılma hakkının olup olmadığı, bu bağlamda kararın ilgili sendikaya tebliği ile temyiz incelemesinin buna göre yapılmasının gerekip gerekmediği; İncelenen dosya kapsamından; Sanıklar hakkında katılanlar Y.B., A.K. ve M.O.’ya karşı TCK’nın 118. maddesinin birinci fıkrasındaki sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçunu işledikleri iddiasıyla kamu davası açıldığı, İzmir (Kapatılan) 9. Sulh Ceza Mahkemesince sanıkların atılı suçtan beraatlerine karar verildiği, Hükümlerin katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyanın incelendiği Yargıtay 18. Ceza Dairesince 10.02.2016 tarih ve ... sayı ile sanıkların eylemlerinin atılı suçu oluşturduğundan bahisle bozma kararı verildiği, İ. 30. Asliye Ceza Mahkemesince 15.07.2016 tarih ve 3.5-6.5 sayı ile bozma kararına direnilerek sanıkların önceden olduğu gibi beraatlerine karar verildiği, Yerel Mahkemece katılanların üyesi oldukları sendikaya duruşma davetiyesi çıkarılmadığı gibi gerekçeli kararın da tebliğ edilmediği, Anlaşılmaktadır. Temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilen sendikal haklar birçok uluslararası sözleşmenin yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da birtakım düzenlemelere tabi tutulmuştur. Bu bağlamda; ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) tarafından 17.06.1948 tarihinde kabul edilen ve ülkemiz tarafından onaylanıp 25.02.1993 tarihli ve 21507 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak iç hukukumuza aktarılan 87 No.lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi’nin 2. maddesinde; “Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.”, 11. maddesinde; “Hakkında bu sözleşmenin yürürlükte bulunduğu Uluslararası Çalışma Örgütünün her üyesi, çalışanların ve işverenlerin örgütleme hakkını serbestçe kullanmalarını sağlamak amacıyla gerekli ve uygun bütün önlemleri almakla yükümlüdür.”, Yine ILO tarafından 18.06.1949 tarihinde kabul edilen ve ülkemiz tarafından onaylanıp 14.08.1951 tarihli ve 7884 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 98 No.lu Örgütlenme Ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi’nin 2. maddesinde; “İşçiler çalışma hususunda sendika hürriyetine halel getirmeye matuf her türlü fark gözetici harekete karşı tam bir himayeden faydalanacaktır. Böyle bir himaye bilhassa, Bir işçinin çalıştırılmasını, bir sendikaya girmemesi veya bir sendikadan çıkması şartına tabi kılmak; Bir sendikaya üye olması yahut çalışma saatleri dışında veya işverenin muvafakatı ile çalışma saatlerinde sendika faliyetlerine iştirak etmesinden dolayı bir işçiyi işinden çıkarmak veya başka suretle onu izrar etmek; maksatları güden hareketlere mütaallik hususlarda uygulanacaktır.”
Birleşmiş Milletler Medeni Ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’nin 22. maddesinde; “1. Herkesin, kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurmak ya da bunlara girmek hakkı da dahil olmak üzere, başkalarıyla biraraya gelip dernek kurma hakkı vardır. 2. Bu hakkın kullanılmasına, yasalara uygun olarak konulmuş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu güvenliği, kamu düzeni bakımından ve kamu sağlığının, genel ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka sınırlama getirilemez. Bu madde, silahlı kuvvetler ya da polis teşkilatı mensuplarına bu hakkın kullanılmasında yasal sınırlamalar konulmasını engellemez. 3. Bu maddenin hiçbir hükmü, Sendika Kurma Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunmasına İlişkin 1948 tarihli Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmesi’ne Taraf olan Devletlere, bu Sözleşme’de öngörülen güvencelere zarar verecek yasama tedbirleri alma ya da hukuki uygulamalarda bulunma yetkisini vermez.” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin birinci fıkrasında ise; “Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.” hükümlerine yer verilmiştir. Anayasamızın “Temel Haklar ve Ödevler” başlığını taşıyan ikinci kısmının “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler”in yer aldığı üçüncü bölümünün “Sendika kurma hakkı” başlıklı 51. maddesinde de; “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz. Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir. Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir. (Mülga dördüncü fıkra: 7/5/2010-5982/5 md.) İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir. Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz.” düzenlemesi yer almaktadır. Görüldüğü üzere ülkemizce taraf olunan uluslararası sözleşmelerde ve Anayasamızda sendika hakkı temel bir insan hakkı olarak kabul edilmiş, devlete bu hakkın korunmasını ve serbestçe kullanılmasını sağlamak için gerekli bütün önlemleri alma görevi yüklenmiştir. Anayasa’nın 51. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen sendika hakkının kullanımına ilişkin şekil, şart ve usulleri belirlemek üzere 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev Ve Lokavt Kanunu yürürlüğe girmiş, daha sonra ise işçi ve işveren sendikaları ile konfederasyonların kuruluşu, yönetimi, işleyişi, denetlenmesi, çalışma ve örgütlenmesine ilişkin usul ve esaslar ile işçilerin ve işverenlerin karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını belirlemek üzere toplu iş sözleşmesi yapmalarına, uyuşmazlıkları barışçı yollarla çözümlemelerine, grev ve lokavta başvurmalarına ilişkin usul ve esasları düzenleyen ve anılan kanunları tek başlık altında toplayan 6356 sayılı Sendikalar Ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu 07.11.2012 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi TEK Gıda İş Sendikası-Türkiye kararında (B. No: 35009/05) sendika özgürlüğüne ilişkin olarak; “... Mahkeme Sözleşme’nin 11. maddesinin, sendikaların toplu eylemleri ile sendika üyelerinin mesleki çıkarlarını koruma özgürlüğünü güvence altına aldığını, devletlerin bu kolektif eylemlere hem izin vermesi gerektiğini hem yürütülmesini ve geliştirilmesini mümkün kılması gerektiğine dair içtihadını hatırlatmaktadır (Demir ve Baykara/Türkiye [BD], No. 34503/97, § 140, AİHM 2008). Söz konusu maddenin 1. paragrafı sendika üyelerine, çıkarlarını korunması amacıyla, sendikalarının sesini duyurma hakkını tanımakta; ancak her Devlete bu amaca yönelik olarak kullanılacak yöntemleri belirleme imkânı tanımaktadır. Sözleşme, Sözleşme’nin 11. maddesine ters düşmeyecek şekilde, yasaların sendikalara üyelerinin çıkarlarını koruması için çalışma imkânı vermesini gerektirmektedir (Sindicatul “Păstorul cel Bun”/Romanya [BD], No. 2330/09, § 134, AİHM 2013 (özetler)). … Sözleşme’nin 11. maddesinin sendika özgürlüğünü, dernek özgürlüğünün özel bir yönü olarak düzenlediğine ve bu maddenin, asıl amacının bireyi güvence altına aldığı hakların kullanımına yönelik
kamu otoritelerinin keyfi müdahalelerine karşı korumak olsa da, bu haklardan etkin bir şekilde faydalanılmasını sağlama pozitif yükümlülüğünü de gerekli kılabileceğine dair içtihadını hatırlatmaktadır (Demir ve Baykara, yukarıda anılan, §§ 109 ve 110, AİHM 2008). Mahkeme, Sindicatul “Păstorul cel Bun” kararında, Devletin Sözleşme’nin 11. maddesi çerçevesindeki pozitif ve negatif yükümlülükleri arasındaki sınırların, kesin bir tanım yapmaya elverişli olmadığını belirtmiştir. Bununla birlikte uygulanabilir ilkeler benzerdir. Dava, ister Devletin pozitif yükümlülüğü bakımından, isterse de kamu makamlarının müdahalesinin haklı olup olmadığı bakımından analiz edilsin, uygulanacak kriterler özü itibariyle farklı değildir. Her iki durumda da, bireyin ve bütün olarak toplumun çatışan menfaatleri arasında kurulması gereken adil dengenin göz önünde bulundurulması gerekmektedir (Sindicatul “Păstorul cel Bun”, yukarıda anılan, § 132).” şeklinde görüşlere yer vermektedir. Anayasa Mahkemesi de 29.01.2014 tarihli ve 130-18 sayılı kararında, sendika hakkının demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olduğunu, örgütlenme özgürlüğünün, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kolektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilmesini sağladığını, sendika hakkının da çalışanların, bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenebilme serbestisini gerektirdiğini ve bu niteliğiyle örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görüldüğünü, bireysel olarak zayıf durumda bulunan çalışanların, örgütlenmek ve sendikalaşmak suretiyle girişimci karşısındaki pazarlık güçlerini artırdığını, böylece gerek hak ve menfaatlerinin korunmasında gerekse sorunlarının çözümünde etkin bir konum elde ettiklerini, bu bakımdan sendikalaşmanın sosyal adaletin tesisine hizmet eden önemli bir demokratik araç olduğunu vurgulamaktadır. Anılan düzenlemeler ve kararlardaki görüşler doğrultusunda sendika hakkının genel anlamda işverenler ve çalışanların kendi örgütlerini serbestçe kurabilme, bireysel olarak bu örgütlenme içerisinde yer alarak üye olma, yönetim ve faliyetlerine katılabilme özgürlüğünü ifade ettiği söylenebilir. Devletin, bu hakkın temini için engel olmama ve karışmama şeklinde negatif bir yükümlülüğü olduğu gibi bireylerin sendikal haklardan etkili bir biçimde yararlanmasına yönelik pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır. Öğretide, sendika hakkının bireysel ve kolektif olmak üzere iki kısma ayrıldığı, bireysel sendika hakkının da kendi içinde olumlu ve olumsuz olarak iki grupta incelendiği görülmektedir. Olumlu bireysel sendika hakkına örnek olarak kişilerin özgürce sendika kurmaları, kurulmuş olan sendikalara üye olmaları veya sendikal faliyetlerde bulunmaları, olumsuz bireysel sendika hakkına örnek olarak kişilerin sendikaya üye olmama, üye oldukları sendikadan ayrılma veya sendikal faliyetlere katılmama hakları gösterilmektedir. Kolektif sendika hakkının ise sendikanın, kişilerden bağımsız tüzel kişi niteliğiyle kendi varlığını koruma (serbestçe kurulabilme, tüzüklerini ve örgütünü serbestçe düzenleyebilme gibi), sendikaya üye çekme faliyetinde bulunma (propaganda) ve kendine özgü faliyette bulunma olmak üzere üç yönü olduğu ifade edilmektedir. Görüldüğü üzere kolektif sendika hakkında kişilerin değil, sendikanın faliyetleri korunmaktadır. Kolektif sendika hakkına örnek olarak sendikanın aidat toplaması, üye kaydetmesi, toplu iş sözleşmesi, grev veya lokavt yapması, faliyetlerini serbestçe yürütmesi, konfederasyon kurması, konfederasyona üye olması veya üyelikten ayrılması örnek gösterilmektedir (Uğur Ersoy, Sendikal Hakların Kullanılmasının Engellenmesi Suçu (TCK m. 118), Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2016, C.XX, S.2, s. 479). Bu aşamada ön sorunun isabetli bir şekilde çözümlenebilmesi Anayasa’nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesi ve “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” başlıklı 40. maddesi ile 5271 sayılı CMK’nın “Kamu davasına katılma” başlıklı 237. maddesi hükümlerine de değinilmesi gerekmektedir. Anayasa’nın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesi; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir”;”Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40. maddesine 4709 sayılı Kanun’un 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkrasında da, “Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.” şeklinde hükümlere yer verilmiş, 40. maddenin ikinci fıkrasının gerekçesinde bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkân sağlanmasının amaçlandığı, son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercisi ve sürelerin belirtilmesinin hak arama, hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk hâline geldiği belirtilmiştir. Genel olarak pozitif hukukça tanınmış hakların ön koşulu ve usuli güvencesi olarak anlaşılması gereken ve yargıya başvurma olanağını her olayda ve aşamada gerekli kılan hak arama özgürlüğü, Anayasa Mahkemesinin 19.09.1991 tarihli ve 2-30 sayılı kararında belirtildiği üzere sav ve savunma hakkı
şeklinde birbirini tamamlayan iki unsurdan oluşmakta, hukuksal olanakları kapsamlı biçimde sağlama ve bu konuda tüm yollardan yararlanma haklarını içermektedir (Mesut Aydın, Anayasa Mahkemesi Kararlarında Hak Arama Özgürlüğü, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl:2006, S. 3, s. 4-10). Bu bakımdan içerdiği sav unsuru nedeniyle davaya katılma hakkı, hak arama hürriyeti ile yakından ilgilidir. Öte yandan katılma hakkına bağlı olan kanun yolu davası açma hakkı, karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılıkları gidermek ve isabetli karar verilmesini sağlamak bakımından davanın tarafları yanında toplum için de önemli bir teminat oluşturduğundan temel haklar arasında sayılmaktadır. 5271 sayılı CMK’nın “Kamu davasına katılma” başlıklı 237. maddesi; “(1) Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler. (2) Kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamaz. Ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır.” “Katılma usulü” başlıklı 238. maddesi ise; “(1) Katılma, kamu davasının açılmasından sonra mahkemeye dilekçe verilmesi veya katılma istemini içeren sözlü başvurunun duruşma tutanağına geçirilmesi suretiyle olur. (2) Duruşma sırasında şikâyeti belirten ifade üzerine, suçtan zarar görenden davaya katılmak isteyip istemediği sorulur. (3) Cumhuriyet savcısının, sanık ve varsa müdafiinin dinlenmesinden sonra davaya katılma isteminin uygun olup olmadığına karar verilir.” şeklinde düzenlenmiştir. CMK’nın 237. maddesinde, mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek davaya katılabilecekleri hüküm altına alınmış, ancak kanun yolu muhakemesinde bu hakkın kullanılamayacağı esası benimsenmiştir. Bununla birlikte, istisnai olarak ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma isteklerinin, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmesi hâlinde mercisince incelenip karara bağlanacağı kabul edilmiştir. Bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için ise, CMK’nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen şartın gerçekleşmesi, başka bir deyişle suçtan doğrudan zarar görmüş olması veya herhangi bir kanunda, belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hükmün bulunması gerekir. Örneğin 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun davaya katılmayı düzenleyen 18. maddesi uyarınca Gümrük İdaresinin, 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca Maliye Bakanlığının, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 162. maddesi uyarınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun usulüne uygun başvuruda bulunmaları hâlinde kamu davasına katılacakları açıkça hükme bağlanmıştır. Bu bilgiler ışığında ön soruna ilişkin uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanıklar hakkında katılanlara karşı sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçunu işledikleri iddiasıyla TCK’nın 118. maddesinin birinci fıkrası uyarınca kamu davası açıldığı, yapılan yargılama sonucu sanıkların beraatına hükmeden Yerel Mahkemece katılanların üyesi oldukları sendikaya duruşma davetiyesi çıkarılmadığı gibi gerekçeli kararın da tebliğ edilmediği dosya kapsamından anlaşılmış olup; Gerçek kişilere karşı işlenebilen ve bireysel sendika özgürlüğünü koruyan TCK’nın 118. maddesinin ilk fıkrasındaki sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçu nedeniyle sendikanın faliyetlerinin engellenmesi, üyelerini, aidat gelirlerini kaybetmesi veya toplu iş sözleşmesi yapma yetkisini kazanamama ya da kaybetme gibi dolaylı olarak zarar görme ihtimali bulunsa da, bu suçla korunan hukuki yararın bireysel sendika hakkı olması, sendika tüzel kişiliğinin suçtan zarar gören olarak kamu davasına katılması için doğrudan bir zarar görmesinin gerekmesi ve mevzuatta sendikaların bu suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hükmün bulunmaması karşısında, ilgili sendikanın TCK’nın 118. maddesinin birinci fıkrası kapsamındaki suçlarda, suçtan zarar gören olarak kamu davasına katılma hakkının ve gelinen aşamada gerekçeli kararın ilgili sendikaya tebliğine gerek bulunmadığı kabul edilmelidir. ... Ön sorunun bu şekilde çözümlenmesinden sonra uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesine geçilmiştir.
2- Sanıklar C.D., F.C., Z.G., A.Ç. ve T.C.’ye atılı sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçunun oluşup oluşmadığı; İncelenen dosya kapsamından; Katılanlar vekili 15.02.2011 havale tarihli dilekçesinde; sanıkların yönetici, sorumlu ve yetkili oldukları E..AŞ isimli şirkette katılanların mutfak hizmetleri, servis, bakım ve onarım işlerinde çalışan işçiler olduklarını, 21.12.2010 tarihinde katılanların performans yetersizlikleri gerekçe gösterilerek iş akitlerinin feshedildiğini, ancak işten asıl çıkarılış sebeplerinin iş yerindeki sendikal örgütlenmenin önünün kesilmek istenmesi olduğunu, katılanlar ile diğer bazı işçilerin muvafakatleri olmaksızın iş yerinde denkleştirme süreli çalışmaya maruz bırakılması üzerine sendikal örgütlenmeye karar verdiklerini, sendika ile yapılan görüşmelerin ardından üye kayıtlarına başlanması ve üye sayısının giderek artması üzerine sendikal faliyetlerde bulunan ve örgütlenmeyi sağlayan işçilerin kimler olduğunun araştırıldığını, tanık M.’ye sanık Z.G.’ye, katılan Y.B.’nin ise M.K. adli işçiye sendikalı olmalarını teklif etmesinin ardından idarecilerden sanık C.D.’nin bu işçilere baskı yaparak örgütlenmeyi deşifre ettiğini ve iş yerinde tabiri caizse sendikalı avı başladığını, sanık C.’nin talimatı ile servis bölümü sorumlusu sanık T.C.’nin, mutfak bölümü sorumlusu sanık A.Ç.’nin ve yemekhane görevlisi sanık Z.G.’nin işçilerle bir bir görüşerek bütün sendikalı işçileri tespit etmeye çalıştıklarını, geçerli bir sebep olmadan ve yazılı savunmaları alınmadan katılanların 21.12.2010 tarihinde insan kaynakları müdürü Ş.K. ve üretim müdürü sanık C. tarafından önceden hazırlanan fesih yazıları doğrultusunda işten çıkarıldıklarını, işten çıkarmaların sendikal nedenlerle yapıldığını ortaya koyan bazı olayların da daha önce yaşanmış olduğunu, bu bağlamda 17.12.2010 tarihinde sabah saat 08.20 sıralarında sanık C.’nin katılan M.O.’nun çalıştığı yere gelerek alaycı bir sesle “Eee M., sendika işleri nasıl gidiyor?” diye sorduğunu, katılan M. tarafından “Ne o ağabey ağzımdan laf mı almaya geldin?” şeklinde karşılık verildiğini, sanık C.’nin “Sen de sendikaya üye olmuşsun, ben bunu duydum.” diyerek üstelediğini, katılanın “Ağabey yanlış duymuşsun, benim sendikayla ne işim olur?” diye geçiştirmeye çalıştığını, bunun üzerine sanığın “Sen teknik kısımdan geldin, sendikanın örgütlenmesinde teknik kısımla köprü oluyormuşsun, iş yerinde sendikal faliyette bulunanların da üye olanların da isimlerini bana ver.» dediğini, katılanın “Bugüne kadar ne kendimi sattım ne de arkadaşlarımı sattım!” şeklinde karşılık vermesi üzerine sinirlenen sanığın “Ben senin A. ustanın, M.’ın ve Y.’ın sendikayı örgütlediğini biliyorum. Buraya ne sendikayı sokarım ne de burada sendikalı barındırırım!” diyerek odayı terkettiğini, katılan M.’ın araştırmaları sonucu kendi adını veren kişinin sanık Z.G. isimli işçi olduğunu öğrendiğini, 16.12.2010 tarihinde sanıklar C. ile Z.’in görüştüğünü gören tanık S.S. tarafından sanık Z.’e “Bizi sen mi ispiyonladın?” diye sorulduğunu, sanık Z.’in “Seni ben ispiyonlamadım, ben M.O.’ın ismini söyledim.” diye cevap verdiğini, değinilen süreçte katılan işçilerin performansa bağlı olarak iş akitleri feshedilirken bir yandan da deneyimsiz kişilerin işe alındığını, bu şekilde iş yerinde sendikasızlaştırmanın devam ettiğini, iş yerinde kalan sendikalı işçilerin bezdirilmesi için de çeşitli uygulamalar yapıldığını, örneğin iş yeri hekiminin rapor vermeden önce işçinin bölüm sorumlusu ile görüştüğünü, işçinin sendikalı olması durumunda hekime rapor verilmemesinin söylendiğini, hekimin de rapor vermeden işçiyi çalışmaya gönderdiğini, iş yerinde sendikalı işçilerin her adımlarının takip edildiğini, en ufak hatalarının cezalandırıldığını, olur olmaz tutanaklarla istifaya ya da tazminat alarak işi bırakmaya zorlandıklarını, sanık F.C.’nin katılanların çalıştığı bölümlerin sorumlusu olduğunu, bütün işlemlerin bu sanığın kontrolü, emir ve talimatları doğrultusunda gerçekleştirildiğini belirtmiştir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İ. Bölge Müdürlüğü’nün 04.03.2011 tarihli ve ... sayılı yazısına göre; E. isimli işyerinde çalışan işçilerden 43 kişinin K.-İŞ Sendikasına üye olduğu, iş yerinde başka bir sendikaya üye olunduğuna dair bilgi ve belge bulunmadığı, Katılanlar vekili tarafından dosyaya sunulan K.P-İŞ Sendikası İzmir 1 No.lu Şubesi’nin 20.02.2012 tarihli yazısına göre; 2010 yılının Ağustos ayında katılanlar A. ve Y.’nin sendikaya üye olmalarıyla E.Ş’da sendikal örgütlenmenin temellerinin atıldığı, aynı yılın Eylül ayında faaliyetlerin hız kazanarak katılan M. ile tanıklar S.S. ve M.A.’ya da sendikaya üye oldukları, ihbarcılar sayesinde iş yeri yönetiminin sendikal faliyetlerden haberdar olduğu, işverence örgütlenmenin önüne geçmek için anılan kişilerin tespit edilip 2011 yılı Ocak ayında çeşitli gerekçelerle işten çıkarıldıkları, geride kalan sendikaya üye işçilerin işlerinden olmaması için örgütlenmekten kaçındıkları, sendika çalışmalarına ara verilerek yeni üye kaydedilmeden beklemenin tercih edildiği, hâlen E.’de çalışan 36 sendika üyesi bulunduğu, toplu iş sözleşmesi akdedecek yeter sayı olmadığından örgütlenmenin beklendiği, İ. 1. İş Mahkemesince 12.09.2011 tarih ve 2-369 sayı ile; davacı katılan M.’nin iş akdinin davalı E. tarafından sendikal nedenlerle feshedilmesi nedeniyle feshin geçersizliğine ve katılanın işe iadesine karar verildiği, bu hükmün Yargıtay 22. Hukuk Dairesince 22.12.2011 tarih ve 15..4-8..8 sayı ile onandığı,
İ. 8. İş Mahkemesince 25.05.2011 tarih ve 1-3.. sayı ile; davacı katılan Y.’nin iş akdinin davalı E. tarafından sendikal nedenlerle feshedilmesi nedeniyle feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verildiği, bu hükmün Yargıtay 22. Hukuk Dairesince 22.12.2011 tarih ve 6..7-8..1 sayı ile onandığı, İ. 10. İş Mahkemesince 25.05.2011 tarih ve 1-3.. sayı ile; davacı katılan A.’nın iş akdinin davalı E. tarafından sendikal nedenlerle feshedilmesi nedeniyle feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verildiği, bu hükmün Yargıtay 22. Hukuk Dairesince 22.12.2011 tarih ve ... sayı ile onandığı, Anlaşılmıştır. Katılan Y.B. soruşturma aşamasında; 01.03.2007 tarihinde E.’da işe başladığını, servis görevlisi olarak hür türlü görevde çalıştığını, çoğu işçinin kendisi, katılanlar A. ve M. ile tanıklar M.A. ve S.S. ile beraber iş yerinde sendikanın örgütlenmesi için yaptıkları çalışmaları bildiğini, sanık Z.’den bizzat öğrendiğine göre iş yerindeki sendikal faliyetler duyulunca sanık C.’nin sanık Z. ile tanık M. K.’yi yanına çağırarak sendikalı işçileri ve bunları örgütleyenleri bulmalarını istediğini, sanık Z.’nin de kendisinin ve katılanlar A. ile M.’nin isimlerini bildirdiğini, haksız yere işten çıkarıldıklarını, yerlerine başka işçiler alınıp tüm işçilerin maaşlarına yüzde on zam yapıldığını, tanık M.’nin tüm bu olayları bildiğini, Kovuşturma aşamasında; alacak yönünden sıkıntıları olduğundan ve birlik olmak istedikleri için sendikaya üye olmaya karar verdiğini, sendikaya üye olduktan sonra tanık M. ile çalıştıkları bir gün sanık Tuğrul’un yanlarına gelerek sanık C.’nin sendikalı olan üyelerin isimlerini istediğini, hatta sendika faliyetlerinin başını servis personelinin çektiğini öğrendiğini, isimleri vermemeleri hâlinde işlerinden olacaklarını söylediğini, sanık Tuğrul’un “Bu yıl sonunu göremeyeceksiniz.” gibi sözler de söylediğini, Katılan A.K. aşamalarda; ESBAŞ Genel Müdürlüğüne bağlı gıda işletmelerinin unlu mamuller bölümünde işçi olarak çalıştığını, çalıştığı süre boyunca hiç bir geçimsizliğinin olmadığını, işini aksatmadan yaptığını, hiç uyarı almadığını, çalışma haklarının daha düzenli olacağı düşüncesiyle sendikal faliyetlere giriştiğini, 16.06.2010 tarihinde sendikaya üye olduğunu, bu arada yönetimin bunlardan haberinin olduğunu, tanık M.’in, isimlerini yönetime bildirdiğini, idarede bulunan sanık F.’nin üretim müdürü sanık C.’ye talimat verdiğini, sanık C.’nin da sanıklar A. ve T. vasıtasıyla isimleri tespit ettiğini, kendisine iş yerinden hiç bir sorumlunun sendikal faliyetlerde bulunması hâlinde işten çıkarılacağına dair bir şey demediğini, ancak 21.12.2010 tarihinde performans düşüklüğü sebebiyle iş akdinin feshedildiğini, işten çıkarılmasının yasal dayanağının olmadığını düşündüğünü, Katılan M.O. aşamalarda; on yıla yakın süre ESBAŞ firmasında işçi olarak çalıştığını, haklarını tam alamadığını düşündüğü için arkadaşlarıyla örgütlenmeye karar verdiğini, bunun için diğer katılanlar ile tanıklar M. ve S.’nin gruplaşmaya başladıklarını, daha sonra kendilerine yakın olan arkadaşlarını örgütlemeye çalıştıklarını, ancak yeterli sayıya ulaşamadıklarını, güvenmedikleri kişilere de olayları anlattığını, bu kişilerin kendilerini yönetime bildirmesi üzerine firmanın kendilerini işten çıkardığını, 17 Aralık 2010 tarihinde üretim müdürü olan sanık C.’nin yanına gelerek kendisine “Sendika işleri nasıl gidiyor?” diye sorduğunu, sanığa öyle birşey olmadığını söylediğini, ancak sanık C.’nin diğer arkadaşlarının isimlerini de sayarak kendilerinin sendikal faliyetlerde bulunduğunu öğrendiğini, kendisinden bu kişilerin isimlerini vermesini istediğini, isimlerini verirse kendisinin işten çıkarılmayacağını söylediğini, bu arada sendikal faliyetlerde bulunanların işte kalamayacağını, hepsinin kafasını uçuracağını da belirttiğini, o sırada yanlarında tanık Bilal’in bulunduğunu, ancak tanık B.’nin kendisine bu olaya şahitlik yapamayacağını, şahit olursa yalan beyanda bulunacağını söylediğini, Tanık M. A. soruşturma aşamasında; 2001 yılında ESBAŞ’da işe başladığını, katılan Y. ile 2007 yılından sonra yaklaşık üç yıl birlikte çalıştıklarını, iş yerinde sendikal yapılanmayı birlikte yürüttüklerini, bu durumu sanık Z. ile tanık M.’nin iş yeri yöneticilerine söylediklerini, sanık C.’nin zaman zaman sendika faliyetlerini yürüten kişileri araştırdıklarını ve işten çıkarılacaklarını söylediğini, sonra sendikal faliyet yürüten işçilerin performans düşüklüğü bahane edilerek işten çıkarıldıklarını, Kovuşturma aşamasında; 2001 yılında ESBAŞ’da çalışmaya başladığını, son dönemlerde haklarını alamadıkları ve haksızlığa uğradıklarını düşündüğü için beş arkadaşıyla birlikte sendikal faliyetlere başladığını, kısa dönemde sayılarının doksan kişiye kadar ulaştığını, faliyetlerinden haberdar olan yönetimin kendilerini araştırdığını, sorumlu amirlerden sanık T.’nin kendisine sendikal faliyette bulunup bulunmadığını sorduğunu ve katılanlar Y. ile A.’nın bu faliyetlerde bulunduklarını tespit ettiklerini, bunları yönetime bildirdiklerini, sonlarının iyi olmayacağını ayrıca kendisinin de bu tür faliyette bulunduğunu bildiğini ancak bunu henüz yönetime bildirmediğini söylediğini, “Sendikal faliyette bulunup bulunmadığını sorup seni de bildireyim mi?” dediğini, bu konuşmadan bir süre sonra sendikal faliyette bulunan arkadaşlarının ve kendisinin işten çıkarıldıklarını, işten çıkarılmalarının tamamen sendikayla ilgili olduğunu, bir keresinde arkadaşlarıyla şakalaşırken sanık C.’nin kendilerine “Gülün gülün bu işin sonu kötü olacak, son gülen iyi gülecek.” şeklinde sözler söylediğini,
Tanık B.C. kovuşturma aşamasında; ESBAŞ’da teknisyen olarak çalıştığını, arkadaşlarının 2010 yılında neden işten çıkarıldıklarını tam olarak bilemediğini, bu kişilere herhangi bir baskı yapıldığını sanmadığını, ESBAŞ’da bazı arkadaşların sendikal faliyetlerde bulunduğunu bildiğini ancak işten çıkarılmalarının bununla bağlantılı olup olmadığını bilemeyeceğini, katılan M.’yle birlikte çalıştıklarını, bir keresinde müdürleri olan sanık C.’ın katılan M.’a sendikal faliyetlerde bulunup bulunmadığını sorduğunu, katılan M.’nin böyle bir faliyet içerisinde olmadığını söylediğini, bu konuşma sırasında baskı içeren ya da tehditvari herhangi bir söz duymadığını, işçilerin bu görüşmeden ne kadar sonra işten çıkarıldığını bilmediğini, Tanık M.K. kovuşturma aşamasında; 2011 yılı Şubat ayına kadar ESBAŞ’da temizlik görevlileri sorumlusu olarak çalıştığını, görev yaptığı dönemde herhangi bir sendikal faliyette bulunmadığını, ancak böyle faliyetler olduğunu duyduğunu, görevdeyken yönetimde bulunan sanıklar C. ve A.’nın “Sendikal faliyetlerde bulunan çıban başlarını bulacaksınız.” şeklinde görev verdiğini, o zaman bu konuda çalışma yaptığını ve katılanlar Y. ve A. ile M.’nin isimlerini yönetime bildirdiğini, bu bildirimden birkaç ay kadar sonra bu şahısların işten çıkarıldıklarını, yönetimde görevli kişilerin sendikal faliyette bulunanlara baskı kurduğuna veya onları tehdit ettiklerine dair görgü ve bilgi sahibi olmadığını, kendisi haricinde sanıklar T. ve Z.’nin de işverence çıban başı olarak nitelendirilen ve sendikal faliyette bulunan işçileri tespit etmek üzere görevlendirildiklerini, Tanık S.S. kovuşturma aşamasında; 2004 yılında ESBAŞ’da işe başladığını, haklarını alamadıklarını düşündüğü için 2010 yılı içerisinde beş arkadaşıyla beraber sendikal faliyetlerde bulunmaya karar verdiklerini, o dönemde iş yeri yönetiminin bundan haberdar olduğunu, bazı kişileri görevlendirip sendikal faliyetlerde bulunanları tespit etmeye çalıştıklarını, ancak herhangi bir tehdit olayına bizzat tanık olmadığını, 2010 yılı sonlarında sendikal faliyetlerde bulunan arkadaşları ile birlikte işten çıkarıldığını, iş yeri yönetiminin sendikal faliyette bulunanları “Çıbanbaşı” olarak nitelendirdiğini, hâlen iş yerinde sendikalı çalışanların mevcut olduğunu, Tanık F.M. kovuşturma aşamasında; ESBAŞ’da servis görevlisi olarak çalıştığını, 2010 yılı içerisinde iş yerinde sendikal çalışmalar yapıldığını, yönetiminin bundan haberdar olması üzerine sendikal faliyetlerde bulunanları araştırdığını ve takip ettirdiğini, ancak herhangi bir tehdit olayına tanık olmadığını, sendikal faliyetlerde bulunan beş kişinin performans düşüklüğü nedeniyle 2010 yılı sonunda işten çıkarıldığını, işten çıkarılma olaylarından sonra sendikal faliyetlerin bittiğini, çıkan işçilerin yerine pek çok eleman alındığını ancak görev yeri değişikliği olup olmadığını bilmediğini, işçiler hakkında yersiz tutanaklar tutulup tutulmadığı hususunda bilgi sahibi olmadığını, hâlâ sendika üyesi olduğunu ancak sendikasının iş yerinde herhangi bir faliyeti olmadığını, Tanık Y.A. kovuşturma aşamasında; 2011 yılının Ocak ayında ESBAŞ’da çalışırken işten çıkarıldığını, işten çıkarılmadan önce sendikaya üye olarak faliyetlerde bulunduğunu, sendikal faliyetler başladığında yönetimin sendikayı engellemek için baskı yaptığını, o dönemde sendikal faliyetlerde bulunanlara sık sık tutanak tutulduğunu, kendisi için de sigara içme gibi gerekçelerle tutanaklar tutulduğunu, sonra da tazminatsız olarak işine son verildiğini, Tanıklar T.Ç. ve T.D. kovuşturma aşamasında; olaya ilişkin bir bilgi veya görgülerinin olmadığını, Beyan etmişlerdir. İnceleme dışı sanık H. K. aşamalarda; yaklaşık on yıldır ESBAŞ’da iş yeri hekimi olarak görev yaptığını, kendisiyle birlikte beş hekimin serbest bölgede bulunan yaklaşık 6000 kişiye hizmet verdiğini, sosyal güvenliği ya da özel sağlık sigortası bulunan bütün çalışanların kendilerinden veya dışarıdan sağlık hizmeti alabildiğini, hiçbir hekimin isteğe göre ya da birileriyle görüşerek rapor vermeyeceğini, çalışanlar vardiya dışı saatlerde dışarıdaki sağlık merkezilerinden muayene olup rapor alsalar bile bunları geçerli saydıklarını, en çok rapor verdikleri çalışan gruplarından birisinin yapılan işin hassasiyeti gereği gıda sektörü çalışanları olduğunu, katılanların sendika üyesi olup olmadıklarını bilmediğini, bu kişilere hem kendisinin hem de kurumdaki başka doktorların zaman zaman muayene sonucu istirahat vermiş olduğunu, ESBAŞ’dan aldığı bilgiye göre katılanların iş akitlerinin performans yetersizliğine dayalı olarak feshedildiğini, Sanık T.C. soruşturma aşamasında; yaklaşık on üç senedir ESBAŞ adlı iş yerinde servis görevlisi olarak çalıştığını, iş yeri sorumlusu olan sanık C.’nin, katılanlar işten çıkarılmadan önce kendisini çağırarak iş yerinde sendikalı kişilerin araştırıldığını, bu konuda bir bilgisi olup olmadığını sorduğunu, sanık C.’nin bir bilgisi olmadığını söylediğini, bunun dışında bir şey konuşmadıklarını, iş yeri yetkililerine bir isim vermediğini, katılanların sendikalı olduklarını sonradan idari kısımdan öğrendiğini, ayrıca hâlen iş yerinde sendikalı olarak çalışan kişiler bulunduğunu,
Sanık C.D. soruşturma aşamasında; yaklaşık yedi senedir ESBAŞ’da gıda işletmeleri üretim müdürü olarak görev yaptığını, her yıl sonu gelecek yılı planlamak üzere personel ve ekipmanları gözden geçirdiklerini, 2010 yılı sonlarında da ilave olarak alacakları personel sayısını belirleyip verimsiz olduğunu düşündükleri çalışanların işlerine son verdiklerini, katılanların haricinde iki kişinin daha bu şekilde iş akitlerini feshettiklerini, önceki yıllarda da benzer uygulamaları olduğunu, sendikalı olması nedeniyle katılanların işine son verme gibi bir durum olmadığını, çıkarılan işçilerin yerine yapılan alımların da planlı ve görüşmeler sonucu işçilerin yetkinlikleri değerlendirilerek gerçekleştirildiğini, iş yeri hekiminin sendikalı işçilere sağlık raporu vermemesi gibi bir durumun söz konusu olmadığını, aksine, raporlar incelendiğinde personellerine ve üretime verdikleri önem nedeniyle en çok raporun ESBAŞ Gıda İşletmelerinde kullanıldığının anlaşılacağı, iş yerinde hâlen sendikalı işçiler de çalıştığını ve kimseyle bir problem yaşanmadığını, katılan M. ile sendika hakkında konuştuklarını, ancak katılanın yansıttığı gibi bir konuşma geçmediğini, katılan M.’ın sorusu üzerine sendikanın kötü bir şey olmadığını, işçilerin haklarını savunduğunu söylediğini, neden sendikaya ihtiyacı olduğunu sorduğunda mesailerinin ödenmediğini aktardığını, bunun üzerine katılana mesai uygulamaları hakkında bilgi verdiğini, aralarında tehdit ya da hakaret içerikli bir konuşma geçmediğini, ayrıca sanık T. ile yaptığı görüşmede sendikaya üye olanları herhangi bir art niyeti olmadan, işçilerin neden böyle bir şeye ihtiyaç duyduklarını öğrenmek için sorduğunu, Sanıklar A.Ç. ve F.C. aşamalarda; on yıldan fazla süredir ESBAŞ’da görev yaptıklarını, her yıl sonu gelecek yılı planlamak üzere personel ve ekipmanları gözden geçirdiklerini, 2010 yılı sonlarında da ilave olarak alacakları personel sayısını belirleyip verimsiz olduğunu düşündükleri çalışanların işlerine son verdiklerini, katılanların haricinde iki kişinin daha bu şekilde iş akdini feshettiklerini, önceki yıllarda da benzer uygulamaları olduğunu, sendikalı olması nedeniyle katılanların işine son verme gibi bir durum olmadığını, çıkarılan işçilerin yerine yapılan alımların da planlı ve görüşmeler sonucu işçilerin yetkinlikleri değerlendirilerek yapıldığını, iş yeri hekiminin sendikalı işçilere rapor vermemesi gibi bir durumun söz konusu olmadığını, aksine raporlar incelendiğinde personellerine ve üretime verdikleri önem nedeniyle en çok raporun ESBAŞ Gıda İşletmelerinde kullanıldığını, katılanların sendikaya üye olup olmadıklarını da bilmediğini, atılı suçun unsurlarının oluşmadığını, katılanlara yönelik herhangi bir tehdit ya da cebirlerinin bulunmadığını, davaya konu olayın hukuki ihtilaf kapsamında kaldığını, Sanık Z.G. aşamalarda; ESBAŞ’da yaklaşık on bir senedir temizlik görevlisi olarak çalıştığını, katılan M.’nin ise teknisyen olarak görev yaptığını, katılan M.’yi sendikalı olması nedeniyle yönetime bildirdiği yönündeki iddianın asılsız olduğunu, katılan M.’nin işten çıkarıldıktan sonra yanına gelerek “Sen yönetime benim sendikalı olduğumu söylemişsin.” dediğini, kendisin ise “Benim haberim yok yönetim kendisi biliyordur.” diye cevap verdiğini, katılan M.’nin de “Seninle görüşeceğiz.” diyerek iş yerinden ayrıldığını, aralarında başkaca bir konuşma geçmediğini, katılan Y.’nin ise işten çıkarıldıktan sonra facebook sayfasından kendisine küfürlü mesajlar gönderdiğini, katılan Y.’yi telefonla arayarak nedenini sorduğunda “Sen bizim sendikalı olduğumuzu söylemişsin.” dediğini, kendisinin ise “Seninle hiç bir işim yok.” diyerek konuşmayı bitirdiğini, katılanların sendikaya üye olup olmadıklarını da bilmediğini, atılı suçun unsurlarının oluşmadığını, katılanlara yönelik herhangi bir tehdit ya da cebrinin bulunmadığını, davaya konu olayın hukuki ihtilaf kapsamında kaldığını, Savunmuşlardır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi” başlıklı 118. maddesi; “(1) Bir kimseye karşı bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir sendikanın faliyetlerinin engellenmesi hâlinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” şeklinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesinde; “Madde metninde, sendikal hakların kullanılmasını engelleme fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Söz konusu suç tanımında çeşitli seçimlik hareketlere yer verilmiştir. Maddenin birinci fıkrasına göre, bir kimseye karşı cebir veya tehdit kullanılarak, bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faliyetlerine katılmaya veya katılmamaya ya da sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlanması, suç oluşturmaktadır. Bu suçun tamamlanmış şekline göre cezaya hükmedilebilmesi için, cebir veya tehdide maruz kalan kişinin sendikaya üye olması veya olmaktan vazgeçmesi, sendikanın faliyetlerine katılması veya katılmaktan vazgeçmesi ya da sendikadan veya
sendika yönetimindeki görevinden ayrılması gerekmemektedir. Bu amaçlarla, kişiye karşı cebir veya tehdit kullanılması, söz konusu suç tamamlanmış gibi cezalandırılabilmek için yeterlidir. Bu bakımdan söz konusu suç, bir teşebbüs suçu niteliği taşımaktadır. Maddenin ikinci fıkrasında cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir sendikanın faliyetlerinin engellenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bir sendikanın faliyetlerinin cebir veya tehditle ya da hukuka aykırı başka bir davranışla engellenmiş olması hâlinde, suç tamamlanmış olur.” açıklamalarına yer verilmiştir. Bu suç açısından ilk fıkrayla korunan hukuki yarar; sendikaya üye olup olmama, sendikanın faliyetlerine katılıp katılmama, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevden serbestçe ayrılabilme gibi bir takım bireysel sendika hakkına ilişkin haklar olup ikinci fıkrada ise kolektif sendika hakkı kapsamında sendikanın yasal faliyetleri koruma kapsamındadır. Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçu fail bakımından bir özellik arz etmeyip herkes tarafından işlenebilir. Dolayısıyla salt işverenler değil işçinin sendikal haklarını engelleme amacıyla hareket eden diğer işçiler de bu suçun faili olabilir. Suçun mağduru sendika üyesi olabilecek işçi, işveren ya da kamu görevlileri olup suçun zarar göreni ise sendikalardır. TCK’nın 118. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenleme açısından suçun maddi unsurunun hareket kısmı cebir veya tehdit kullanma şeklinde seçimlik hareketlerdir. Anılan maddenin ikinci fıkrası açısından ise cebir veya tehdidin yanı sıra hukuka aykırı başka bir davranışla sendikanın faliyetlerinin engellenmesi hâlinde de suçun işlenmesi mümkündür. Düzenlemeden anlaşıldığı üzere bu suç soyut tehlike suçu niteliğinde olup seçimlik hareketler sonucu zarar doğmasının ya da meydana çıkan zararın bir önemi bulunmamaktadır. Öte yandan maddede sayılan amaçlar doğrultusunda hareket edilmesi, söz konusu suçun tamamlanmış gibi cezalandırılabilmesi için yeterlidir. Dolayısıyla bu suç bir teşebbüs suçu niteliğindedir. Suçun seçimlik hareketlerinden cebir, daha çok maddi zorlamayı ifade eder. Tehdit ise manevi cebir niteliğinde, ileriye dönük olarak mağdurun iradesini etkilemeye yöneliktir. Örneğin, işçinin ücretinde veya sosyal yardım alacaklarında sendikalı olmayan işçilere göre ayrım yapılacağından bahisle işçinin tehdit edilmesi halinde TCK’nın 118. maddesinin ilk fıkrasındaki suç oluşacaktır. Diğer taraftan sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçu gibi çalışma hayatına ilişkin başka bir alanda cezai yaptırımlar içeren ve cebir veya tehdidin yanı sıra hukuka aykırı başka bir davranışla işlenmesi mümkün olan TCK’nın 117. maddesinin ilk fıkrasındaki iş ve çalışma hürriyetinin ihlali suçu kapsamında “Hukuka aykırı davranış” unsurunu değerlendiren Ceza Genel Kurulu 28.11.2017 tarihli ve 1015-498 sayılı sayılı kararında; “Madde metninde yer alan ‘hukuka aykırı başka bir davranış’ ifadesinden, hukuk düzeninin belirlemiş olduğu emir veya yasak biçiminde bir içeriğe sahip olan her türlü hukuk kuralına aykırı fiiller anlaşılmalıdır. Maddede, sadece hukuka aykırılıktan bahsedildiği için bu davranışın aynı zamanda suç teşkil etmesi gerekmez. Bu bağlamda; haksız fiiller, emniyet tedbirlerini gerektiren fiiller ve idari yaptırım gerektiren fiiller de suçun hareket unsurunu oluşturan hukuka aykırı davranış olarak kabul edilmelidir. … Haksız fesih işlemi de nihayetinde hukuksal sonuçlar doğuran bir fesihtir ve iş sözleşmesi, haksız olarak yapılmış olsa da feshedilmiştir. Bu durumda da artık eylem hukuki nitelik kazanmıştır. Bu nedenle hukukça haklı olan, haksız fiil oluşturmayan sözleşmeye aykırılık veya sözleşmenin feshi durumlarının ortaya çıktığı hâllerde, yapılan davranışın hukuka aykırı başka bir davranış olduğu ileri sürülemez. Bunlar, hukuksal çerçevede halli gereken başka sorunlardır. “ hususlarına yer verilmiştir. Kanun’un düzenleniş şekli ve korunmak istenen hukuki yararlar göz önüne alındığında, salt bireylerin sendikal haklarına yönelik cebir veya tehdit içeren eylemlerin TCK’nın 118. maddesinin ilk fıkrası, buna karşılık salt sendika tüzel kişiliğinin yasal faaliyetlerinin engellenmesine yönelik cebir, tehdit veya hukuka aykırı başka bir davranışla işlenen fiillerin ise anılan maddenin ikinci fıkrası kapsamında cezalandırılması gerekmektedir. Bu yorumun dışına çıkılması, bireysel ve kolektif sendika özgürlüklerinin birbirleriyle olan yakın etkileşimi nedeniyle bireysel sendika hakkına yönelik müdahaleler aynı zamanda dolaylı olarak sendikanın da zarar görmesine yol açtığından, sanıkların bu tip durumlarda daha ağır yaptırım içeren TCK’nın 118. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca cezalandırılması gibi hukuken kabulü mümkün olmayan bir sonuca neden olacak, anılan maddenin ilk fıkrasındaki suçun uygulanma imkânı kalmayacaktır. Aynı şekilde TCK’nın 118. maddesinin ikinci fıkrasındaki “Hukuka aykırı başka bir davranış” hususunun, yasa koyucunun amacını aşacak şekilde aynı maddenin birinci fıkrası açısından uygulama imkânı
bulunmamaktadır. Dolayısıyla, işçinin iş akdinin bir sendikaya üye olması nedeniyle feshedilmesi salt bireysel sendika hakkına yönelik müdahale olarak değerlendirilmeli, eylemde cebir veya tehdit ya da sendikaya yönelik hukuka aykırı bir davranış bulunmadığında fail hakkında TCK’nın 118. maddesinin uygulanmaması gerektiği kabul edilmelidir. Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Katılanlar Y., M. ve A.’nın ESBAŞ adlı iş yerinde işçi olarak çalıştıkları, sanıklardan F.’nin genel bölüm sorumlusu, C.’nin üretim müdürü, T.’nin servis bölümü sorumlusu, A.’nın mutfak bölümü sorumlusu ve Z.’nin yemekhane işçisi olduğu, katılanların 2010 yılı Ağustos ve Eylül aylarında Koop-İş Sendikasına üye olarak iş yerinde örgütlenmeye başladıkları, bu kapsamda çeşitli işçilerle görüşerek sendikaya üye kazandırdıkları, durumdan iş yeri yönetiminin haberdar olmasıyla örgütlenmeyi sağlayan işçilerin tespiti için çalışmalar yapıldığı, bu bağlamda sanık C.’nin talimatıyla sanıklar Tuğrul, A. ve Z.’nin ilk etapta katılanlar ile tanıklar S.S.ve M.A.’yı sendika üyesi olarak belirledikleri, anılan işçilerin 21.12.2010 tarihinde iş akitlerinin feshedildiği, İ. İş Mahkemelerinde görülen işe iade davaları sonucu katılanların iş akitlerinin sendikal nedenlerle feshedildiği kabulüyle işe iadelerine karar verildiği ve bu kararların temyiz incelemesi sonucu Yargıtayca onanarak kesinleştiği dosya kapsamından anlaşılmış olup; Katılanların iş akitlerinin sendikal nedenlerle feshedilmesi işleminin bireysel sendika hakkına yönelik bir müdahale niteliği taşıması, bu işlemler dolayısıyla sendikanın bir takım faaliyetleri engellenmiş olsa bile eylemin TCK’nın 118. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında sendikaya yönelik hukuka aykırı bir davranış olarak kabulünün mümkün olmaması, diğer taraftan anılan maddenin ilk fıkrasındaki suç bireysel sendikal hakkını korumaya yönelik olup bu suçun oluşabilmesi için cebir veya tehdit kullanılmasının gerekmesi, katılan Y.’nin sanık T. tarafından, katılan M.’nin ise sanık C. tarafından tehdit edildiğine ilişkin beyanlarına karşın bu beyanların dosyadaki tanık anlatımları ve diğer deliller ile desteklenmemesi, bu hâliyle tüm aşamalarda atılı suçlamayı kabul etmeyen sanıkların, katılanlar Y. ve M.’nin soyut beyanları haricinde atılı suçu işlediklerine dair mahkûmiyetlerini gerektirir her türlü şüpheden uzak, kesin ve yeterli delil bulunmadığının kabulü gerekmektedir. Bu itibarla Yerel Mahkeme direnme kararında bir isabetsizlik bulunmadığından hükümlerin onanmasına karar verilmelidir. ... (CGK, 17.09.2019 tarihli ve 285-554 sayılı)